|
|
Başlangıç
Aslında, ne zaman edebiyatla ilgilenmeye veya yazı yazmaya başladığımı tam olarak hatırlamıyorum. Çünkü ben kendimi “yazıyor” buldum ve bir türlü kurtulamadığım şu “yazmak” lanetine ne zaman veya nasıl düştüğüm zihnimde berrak değil. Mecburen, edebiyat geçmişime yönelik hatırladığım ilk somut şeyi bir başlangıç olarak varsaymam gerekiyor; o da 1998 yılına aittir. Yaşadıklarımı yazmaya -“kayıt altına” ya da “kâğıt üstüne” almaya- 1998 yılında başladım. Zaman zaman garip bir biçimde “yalnız kalmak” isteğimi, yeniyetmeliğimin hızında gelişenleri, çevremdeki doğa olaylarını, yaşamın devinimiyle tanışmalarımı ve üniversiteye gidip gelirken kentte karşılaştıklarımı not ediyordum. Bunların yoğunluğunda oluşan iniş/çıkış dolu duygusal izlenimlerimden “iç döküm” dolu anlatılar, monologlar çıkıyordu. Ekonometri’nin istatistiksel ve matematiksel zorluklarıyla, modellemeleriyle, kentle, yeniyetmelikle ve hayal kırıklıklarıyla mücadele etmemin bir yoluydu ilk monologlarım… Yazdığım zaman içimdeki zehri dışarı akıtabildiğimi, öfkelendiğim ve kabul edemediğim gerçekleri yazı aracılığıyla –kendimce- değiştirdiğime, bazı sıradanlıkların yerine görkemli bir şeyler oluşturabildiğime inanıyordum. Bu içtenliğin ve yazdığım amatör monologların da bir çeşit “Oğuz Atay”vari dâhiliğe uzandığına inanmak gibi safdilli bir düşüncenin “çala kalem”inden yazıp yazıp, duruyordum.[1]
1999 senesinde yazdığım monologlar ya da “duygusal izlenimler” ham bir yığın olarak defterlerimde birikmişti. Yazdıklarımdan –döküntülerimden- ne yapacağımı, nasıl bir şey oluşturacağımı bilmiyordum. Ayrıca, yaptığım dengesiz okumaların beni nereye götüreceği de belli değildi ve yazıp yazıp, durmaktan sıkılmıştım. Monologlarımı bir yerlerde yayımlamak/bütünlemek, içine düştüğüm yalıtımdan kurtulup yazdıklarımı birilerine sunmak hevesine kapılmıştım. Hem “ilerlemenin”, “kendimi tartmamın” bir başka yolunun da olmadığını düşünüyordum. Sonunda, bir web sitesi yapıp yazdıklarımı internet üzerinden yayımlamaya karar verdim. “İçimize Yolculuk” adını verdiğim bu sitede neyim var, neyim yoksa yayımlamaya başladım.
2000 yılında Mehmet Ali Erdem adında biri benimle bağlantı kurdu. Lotus Yayınevi’nin[2] sahibi olan Mehmet Ali Erdem internet sitemi incelediğini, yazılarımı beğendiğini ve bunları kitaplaştırmak istediğini söylüyordu. Üstelik bu iş için benden para falan da istemiyordu. Bu teklifin üzerine muzip birileri vasıtasıyla bana bir çeşit şaka yapıldığını düşündüm. Bunu yapabilecek arkadaşlarımı aradım, sorguladım; ama durumun şakası olmadığı ortadaydı ve teklif gerçekti. Şaşırmıştım, ilk defa, sanat ya da düşünce adına “bir baltaya sap” olabilecek, ortaya somut bir şeyler koyabilecektim. Hemen, üzerine fazlaca titremeden ve kullandığım dili işlemeden “Karşı” adı altında yazılarımı toparlayıp yayınevine yolladım. Bir sürü anlatım bozukluğu ve düzelti sorunuyla birlikte “Karşı”dan 2000 adet basıldı. Şu noktada anlatmadan geçemeyeceğim bir olay vardır: Kitap “somut bir varlık olarak” elime ulaşana kadar aileme “Karşı”dan hiç bahsetmemiştim. Elime ulaştığında, babamın önüne kitabımı koydum ve “Bak, bu senin oğlunun kitabıdır!” dedim. Babam hiç şaşırmadı, kitabı aldı, on dakika kadar inceledi ve bana geri verip: “Bırak bu entel dantel ayaklarını…” dedi. Beni edebiyat yolundan döndürmeye mi çalışıyordu yoksa beni bir şeylere karşı korumaya(hazırlamaya) mı uğraşıyordu, bilinmez.[3] Tabii ki “Karşı” çok okunmadı ve duyulmadı. Ancak, kitabın okunmamasının ve önemsenmemesinin nedeni memlekette patlak veren ekonomik kriz değildi: Edebiyat alanındaki çaylaklığım, dil konusundaki yetersizliğim ve içinde bulunduğum “yalıtım” nedeniyle kitabımı tartamamıştım. Bugün bile “Karşı”nın sıkı bir anlatı olduğunu söyleyemem. Kitabın her tarafından yazmaya yeni başlamış olduğum gerçeği akıyordu. Kısacası, “Karşı”nın ardından edebiyat konusundaki bilgilerimin, dilimin yeterli olmadığını sezmeye başladım ve “yazı” olgusuna okuyucu cephesinden bakmadığımı fark ettim.[4] Bununla birlikte doludizgin yazmaya ve okumaya devam ediyordum. “Karşı”dan daha iyi bir “anlatı” oluşturabilmek için uğraşıp duruyor, ikinci kitap için yazılarımı, olaylarımı, karakterlerimi, neyi anlatacağımı düzenliyor ve biriktiriyordum. “Korkak Düşler” tamamlandığında ve 2001 yılında yayımlandığında kendime şöyle demiştim: “İşte, en azından, kabul edilebilecek düzeyde ve kurguda bir eser oluşturdum.” Ama gene yanılıyordum. Çünkü “Korkak Düşler” de –tıpkı “Karşı”da olduğu gibi- dozajı azaltılmış/kimyası değiştirilmiş bir “duygusal izlenimler veya değiniler” bütününden başka bir şey değildi, olamıyordu. Yazmak konusunda “acele” ettiğimi, anlatmak veya tanımlamak yönündeki telaşımın bir sürü inceliğe ket vurduğunu çok sonra fark edecektim.[5]
Gelişme
Okuma ve yazma alıştırmaları arasında savrulup –debelenip- dururken 2002 senesinde Vedat Kamer’le karşılaştım ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi macerasına dahil oldum. Edebiyat dergiciliği bambaşka bir yüklenimdi ve edebiyat adına yaşadığım en önemli (iyi ya da kötü) deneyimleri Kuzey Yıldızı için ter dökerken kazandım. Dergiye birçok şiir, şiir eleştirisi, postmodern anlatı ve öykü geliyordu. Onları okuyor, söyleşiler yapıyor, kitapları, yazarları, şairleri izliyor ve bakışımızı geliştiriyorduk. Diğer edebiyat dergilerini daha yakından takip etmeye, onların kimyasını çözmeye ve diğer dergicilerle tanışmaya da bu dönemde başladık.[6] 2002 senesine kadar “kalburüstü” diye ifade edilen (Varlık, Kitap-Lık vs) dergilerin yanı sıra diğer edebiyat dergilerinin varlığından ve ağırlığından haberdar değildim. Oysa ki, ÖtekiSiz [7], Wesvese, Son Kişot [8], Ağır Ol Bay Düzyazı, Budala, Kavram Karmaşa, Yaratım, İmlasız, Şiir Ülkesi gibi dergiler yayımlanmaktaydı; hepsinin de kendilerine göre bir edebi yaklaşımı, işaret ettikleri bir şeyler ve savunduğu “isimler” vardı[9]. Bir süre bu dergilerde, hangi isimlerin ne yazdığını, neyi işaret ettiğini ve kimlere hangi sebeplerle sataştıklarını takip ettim. Bununla birlikte Mustafa Köz’ün Kadıköy’deki Yazı Kitabevi[10]’ne de sıkça gidip geliyordum. Vedat’la beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız retorikleriyle tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve şairlerin kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de “pusucu”, “ölüsoyguncu” ve “fırsatçı” mizaçlarıyla (kâhyalıklarıyla) yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi. Edebiyat dergiciliğinin, yüzüne yalancı/yapay bir gülümseme, memnuniyet, saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen taraflarının farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap çavuşlukların, kulüpçülüğün, edebiyat kâhyalığının, antoloji oyunlarının… 2002 ve 2003 seneleri bu izlekte geçti. Kötü ve hayal kırıklığı dolu bu izleğin yanında (veya karşısında, tepkisel olarak) garip bir biçimde sürekli okuyor, yazıyor ve bundan kendimi alamıyordum.[11] Edebiyat ortamındaki içten pazarlıklara ve hafifliklere karşı bir başka yönelimim de “Sonrasızlık” adlı fanzini çıkarmam olmuştur. Fanzinlerin bir fısıltı gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha “başıbozuk” olması, inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur. Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur.[12] Bu fikri sevmiştim.
2004 senesine geldiğimde işler değişmiş, AKP iktidara gelmişti. Basın yasasında köklü değişiklikler olmuş, çeşitli külfetlerden yorulmuş birçok dergi ve yayınevi kapanmıştı.[13] Enis Batur YKY’den tasfiye edilmiş ve desteklediği dergiler çöküntü içerisine düşmüştü. Evrensel değerlerin yerine oryantalist ve gerici bir yaklaşım desteklenmeye, Hilmi Yavuz, İskender Pala gibi hazretler (ki aslında sıradan, belediyeci zevatlardır) televizyonda programlar yapmaya başladı. Gericilerin ve dincilerin nemalanacağı, dini söylemlerin, kalıpların, vecizelerin, tarikatların, cemaatlerin, mollaların, imamların ve benzerlerinin edebiyata karıştırılacağı bir kültür ortamı beni/bizi bekliyordu. Böylece, hangi isimlerin evrensel değerlerden “döndüğünü” de izleyip durduk; kimlerin dinci söylemlere angaje olduğunu, kimlerin oryantalist kelimeleri, kavramları edebiyata ve şiirlerine sokmaya başladığını da “sessizce” seyrettik. Tabii ki bu adamlara/dönmelere itibar edecek değildim. Okumalarım ve deneylerim sonucunda kendimde ve yazılarımda yeni bir şeyler oluştuğunu hissediyordum.[14] Eğretilemeler, sezgisellik, şiirsellik, dizge ve görüngüler benim için “kurgu”nun ya da “olayların anlatımı”nın[15] ötesine geçmişti. Nereden yola çıkarsam çıkayım, sonunda kendimi Wittgenstien’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünün yanında buluyordum. Üzerinde uzun uzun düşündüğümde, yazdıklarımı defalarca sınadıktan ve karşılaştırdıktan sonra bendeki bu yeni duygudurum tınısının, yeni kimyanın bir “poetika” olduğunu anladım. Şiirlerim ve yazılarım birkaç derginin ilgisini çekti ve bazı dergilerde yayımlandı. Böylece, artık, “zokayı yemiştim” ya da “hapı yutmuştum”; şiire, şiir diline bulaşmaya, katılmaya başlıyordum.
Tüm bunlarla birlikte, 2004 yılının Ağustos ayında hayatımın en üzücü olaylarından birini yaşadım. Kuzey Yıldızı emektarlarından sıkı şair Özge Dirik intihar etti ve bu olay beni “dayak yemiş”e çevirdi. Neredeyse edebiyata, şairlere, şiire ve yazmaya sırtımı çevirecektim. Neredeyse ip kopacaktı; bir süre, yazmaktan çekindim ve bazı şeylere, kişilere karşı kontrol edilemez bir şekilde öfkelendiğimi hissettim. Kuzey Yıldızı ve Vedat da yorulmuştu, 10. sayının ardından yeni bir sayı çıkarmayı -üstelik bu sayının “Özge Dirik”siz olabileceğini- düşünemiyorduk. 2005 yılının Nisan ayına geldiğimizde yeterince sustuğumuzu ve dergi çıkarmadan (o suskunlukta) yaşayamayacağımızı görünce Kuzey Yıldızı’nın 11. sayısını “Özge Dirik’in Tüm Şiirlerine Başlangıç Denemesi”yle birlikte yayımladık.[16] Dergi uğraşılarım, okumalarım ve sürekli yazıyor, yazdıklarımı da sürekli işliyor olmam (duramamam) beni istediğim konuma/tınıya yakınlaştırıyordu. “Çalgıdönüm”[17] adlı caz şiirlerimi tamamlamış ve “Kelimenin Yüzü” adlı “kelime taşçı” betikle istediğim eğretilemelere ya da dil görüngüsüne yakınsayabilmiştim. Artık emindim; yazdıklarım içime siniyordu. Eşanlı işlekler ve süreçler ardından, 2001’den beri üzerinde çalıştığım, sürekli kesip biçtiğim öyküleri “Siya” adı altında toparladım, sabitledim. 2005 yılının sonlarına doğru kendimi -edebi görgü olarak- herkesten “bağımsız” bir yerlerde ve yeterli hissediyordum. Birkaç yayıneviyle görüşüyor, “Siya”yı onların değerlendirmesine sunuyordum.[18] Aldığım “yayınlanamaz” cevapları beni fazlaca etkilemiyordu; zaten 2005 yılının sonunda “askerlik” meselesini halletmeye karar vermiştim. Bu büyük engeli aştıktan (askerliğimi tamamladıktan) sonra Siya’nın yayımlanması ve benim bu yayın sürecinde “özgür olarak bulunmam” çok daha akıllıcaydı. Diğer taraftan, 2004 yılının sonlarına doğru, “ikinci yeni şiir akımı”ndan bu yana uç vermiş en sıkı ve kabul edilebilir edebiyat hareketi kendini göstermeye, oluşturmaya başlamıştı. Serkan Işın’ın başı çektiği Zinhar adlı edebiyat şebekesi, dümeni deneysel edebiyata doğru kırıp “Görsel Şiir” kuramını sınamaya ya da irdelemeye yöneliyordu. Zinhar şebekesi, “Manifestolar” sayısıyla neyin peşinde olduklarını ortaya koyup, yeni galeriler, dosyalar ve çevirilerle birlikte “Görsel İşler” üretmeye başladı. Bir taifenin “uzlaşımcı şiir”i ve “beylik söylemleri” terk ettiği, Türk Edebiyatı’nda “yeni” bir açılım sağlandığı aşikârdı.[19] 2005 yılının sonlarına doğru, askerlik vartasının başlamasından hemen önce, bu görsel işleri heyecanla takip ediyorum ve “Jüri’ye Hınç” adlı ilk görsel işimle Zinhar şebekesine katıldım.
2006 yılının Mayıs ayında -askerden döndüğümde- kafamdaki tek öncelik “Siya”nın yayımlanmasıydı. Son kez yazdıklarımı, sözdizimini ve kitabın biçimini gözden geçirdim. Siya, 2006’nın Ağustos ayında Mevsimsiz Yayınevi’nden yayımlandı.[20] Ama birçok dergi ve “tanıtıcı edebiyat kâhyası” bu yeni şeyle ilgilenmiyordu. Örneğin, Eşik Cini dergisinden Nalan Barbarosoğlu, kitabımı ya da gönderdiğim öyküleri okuma zahmetinde bile bulunmamış, büyük bir aymazlık ve umarsızlık içinde, kendi kulübünün üyelerinin içsiz metinleriyle oyalanmaktaydı. Bu edebiyat ortamından ve manipülatör edebiyat kâhyalarından bir şeyler “beklenemeyeceğini”[21] anlıyordum. Ardından, görsel işlerime yoğunlaştım ve 2006 yılının Kasım ayına geldiğimizde Zinhar şebekesinde birçok görsel işim ve iki adet bildirim yayımlanmıştı.[22] Bu noktada, söz etmeden geçilemeyecek derecede sıkı bir dergi olan Monokl[23], ilk sayısında Serkan Işın’ın “Şiirde İş” adlı yazısıyla birlikte çeşitli şairlerden görsel işler yayımlamış, ikinci sayısında ise bir “Görsel Şiir” dosyası oluşturmuştu. Dergiyi omuzlayan Volkan Çelebi ve Monokl yazarları demin bahsettiğim verimsiz ve umarsız edebiyat ortamına karşın çok sıkı, cesur ve deneysel bir dergi oluşturabilmişlerdi.
Ece Ayhan’ın edebiyat ve kültür ortamı hakkındaki denemelerini, söyleşilerini ve şiirlerini 2007 yılının başlarında tekrardan okudum. Günümüzdeki edebiyat olayları, pozisyon değiştirmeler, dirsek temasları, içten pazarlıklı etkinlikler, atıf, dosya konusu ve ödül mekanizmaları -kısacası tüm bu “kim kime dum duma” haller- Ece Ayhan’ın yakın edebiyat ve iktidar tarihi hakkında anlattıklarıyla birebir örtüşüyordu. Kimse de “ayağa kalkarak” bu gerçeklere karşı “Durun yahu, bizi aptal yerine koyamazsınız!” diyememişti. Ama ben ayağa kalktım, bunu demekten kaçınmadım ve bir sürü tartışmaya taraf oldum. “Haklılık” adlı yükü sırtlanarak 2007'nin Şubat ayına geldiğimde, çeşitli yayınevlerinin “red” çıkmazlarına ve “F.H.Dağlarca olsan bile şiir kitabını basmayız!” repliğini benimsemiş aymaz editörlere rağmen "Livar"[24] adlı ilk şiir kitabım yayımlandı. İşte o zaman, derin bir nefes aldım ve “Oh be, şimdi ölsem de gam yemem!” diyebildim.
Fakat, kazın ayağı böyle değildi. Livar’ın yayımlanmasıyla birlikte hissettiğim “huzur” sadece birkaç ay sürdü. Çevremdeki haksızlıklar, uygulanan “yok sayma taktikleri”, “kim kime dum duma” şeklindeki bir el yordamıyla maniple edilen edebiyat ortamımız, zihnimde kendisine karşı kuvvetli bir muhalefet oluşturdu.[25] Edebiyat ortamındaki fasonluğu ya da vasatlığı maniple eden müptezeller ile bu müptezellerin peşine takılan mutat zevatları ifşa etmek ve tüm bunlara karşın “sıkı” yapıtları, dergileri, belgeleri ve okuyucuları bir araya toplamak amacıyla Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu kurdum[26]. Birkaç ay içerisinde, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda yer alan tartışmalar, ifşaatlar ve paylaşımlar hızla yerine/hedefine ulaştı. Gelen olumlu ya da olumsuz geribildirimlerden uğraşılarımın etkili olduğunu -en azından boşuna olmadığını- anlamıştım. 2007 yılının ortalarında, AKP iktidarının sertleştiği bir dönemde, edebiyat iktidarı da sertleşmiş, edebiyat kâhyaları eskisinden daha umarsızca davranıyor, keskin eylemler, bazen de eylemsizlikler (sinsiyet, tepkisizlik, eblehlik) sergiliyorlardı.[27]
2007 yılının sonuna doğru Çekirdek Sanat[28] taifesiyle tanıştım. Cavit Mukaddes’in editörlüğünde yayın hayatına atılan bu yeni yayınevi “Bir Bienal, Bir Bilanço” adında sıkı ve eleştirel bir “ortak kitap” yayımladı. Kitapta, 10. Uluslararası İstanbul Bienali’nin başlığına karşı yazdığım “İyimserlik Kurbanlığı” adlı yazımla yer buldum. Bu çıkışın yanı sıra, BirGün Gazetesi’nde[29] yazdığım yazılar ve yaptığım söyleşiler, olduğumdan daha “muhalif”, “sert” ya da “sivri” bir şekilde tanınmama yol açtı. Sonuçta, Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda sürdürdüğümüz ifşaatlarımıza ve tartışmalarımıza karşı ilk kayda değer tepki, 2008’in Şubat ayında Ali Enver Ercan ve “Varlığ Dergisi/Avanesi” cihetinden geldi. Ali Enver Ercan ve onun koltukaltında yaşayan kifayetsiz halay takımı, Türkiye Yazarlar Sendikası üyeliğimi “sanatçı saygınlığına uymayan üslubum” gerekçesiyle askıya aldı. Hakkımdaki bu “askılama kararı”, sorgusuz sualsiz, hiçbir yazılı ya da sözlü savunmam alınmadan, faşizan usullerle (ya da usulsüzlüklerle) verilmiştir.[30]
Karga Mecmua’da “Kargaca” adını verdiğim betiklerimin yayımlanışını ayrı tutarsak, 2008 yılının tüm hatlarıyla “bir gerginlik yılı”[31] olduğunu söyleyebilirim. Bu gerginlik yılının bana kattığı en önemli şey, “haklılık” adına daha sıkı bir direniş, mücadele gücü ve inattır; yani “Meydansız[32]” adlı ikinci şiir kitabımın dosyasını toparlamaya başlayışımdır.
2008 yılının son aylarında Odakule Sanat Galerisi’nin yönetmeni A. Necip Yeşiltepe, benimle bağlantı kurdu. Görsel işlerim ile şiirlerimi beğendiğini ve bu emeklerimi bir sergiyle bütünlemek istediğini belirtti. Böylece, 2009’un Şubat ayında Odakule Sanat Galerisi’nde Taş Uçak Şiir Sergisi’ni[33] gerçekleştirdim. Sergiyle eşanlı olarak “Meydansız” adlı ikinci şiir kitabım Çekirdek Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Edebiyat ortamı dediğimiz şeyin -2009 yılıyla beraber- bir “garabet ortamı”na[34] dönüştü(rül)ğünü göz önüne aldığımda, “Taş Uçak Şiir Sergisi”nin gerçekleşmesini ve Meydansız’ın yayımlanmasını çok önemli birer “tersine başarı!”[35] olarak niteleyebilirim.
2009 yılının ikinci yarısında, söz konusu Anadolu Ortaçağı tipolojisinin ya da mevcut garabetin zinlere de (özgür neşriyatlara da) yansımaya başladığını fark ettim. 2000'lere kadar "köprüaltı edebiyatı" olarak ifade ve icra edilen, 2000'lerle birlikte biçimsel ve kavramsal ilkelerini "Yeraltı Edebiyatı" adıyla ithal eden bu zinlerin, temel söylemlerini (yani iktidar ve gaddarlık karşıtlığını) bir kenara bırakıp, Anadolu Ortaçağı'na eklemlenerek mikro iktidar ve fırsatçılık türevi söylemler estirdiği ve endüstrileşme doğrultusunda hareket etmeye başladıkları aşikârdı. Artık, zinlerde bile hissedilen “garabet, yozlaşı ve iktidar ortaklığı” Türkiye’de bir yeraltı edebiyatının olmadığını (daha doğrusu yaşamsal bir karşılığının kalmadığını) kesinleştirmişti. 2009'un Aralık ayında bu durumu işaret etmek için "Denizaltı Edebiyatı" bildirisini yayımladım.
“Yeni Sinsiyet”[36] olarak adlandırdığım tutum ve tavırların, 2010 yılıyla birlikte belirginleştiğini, kavramlaştığını ve geniş kitlelere yayıldığını görüyorum. Şimdilerde, garabet ortamının yerini cehalet ortamına bırakmasının ardından, kendine saraylar kurmaya çalışan o “muhteris tipolojisi” kabul görmeye, geçerlik kazanmaya başladı. (Hakikatten uzaklaşmış ve -evet- böylesine “kötüleşmiş” bir ortamda “edebiyat” dediğimiz şey, sahici özeliklerini, birleştiriciliğini, canlılığını, yaşamla olan organik bağlarını, evrenselliğini ve tüm şiirselliğini hızla kaybediyor. Yani, fetbazların imtiyaz, gaddarlık ve iktidar yandaşlığı doğrultusunda karakterize olduğu günleri yaşıyoruz artık...) Her şeye rağmen, 2010’un Ocak ayında yayımlamaya başladığım 491 [37] adlı neşriyat, ortamdaki mevcut kötülüklerin bende yarattığı hicap duygusundan sıyrılışımın ve tüm bunları elimin tersiyle bir kenara itişimin, yani, verili cehalet ortamını, cehalet tipolojisini kabul etmeyişimin en önemli göstergesidir. Bu durumu -basitçe- “çoğunluğun bezdirisini umursamamak” olarak ifade edebiliriz. Böylece yeniden, özenle, sessizliğin dilbilgisini incelemeye başladım. Fikir desteği verdiğim birkaç kültür-sanat etkinliğini[38] hesaba katmazsak, 2010 yılının son altı ayını “okumalarıma kapanarak” geçirdiğimi söyleyebilirim.
2011 yılının ilk aylarında, hemen hemen tüm sanatsal imkânsızlıkları ve engelleri kapsayan -sanki yüzyıllar boyunca birikerek büyümüş, zorlaşmış- devasa bir soruyu irdelemeye başladım: “İmgelem özgür mü?” Özellikle “İkinci Yeni” şiir akımı ve şairleri üzerine yaptığım karşılaştırmalı okumaların, söylem analizlerinin ve çeşitli araştırmaların sonucunda edebiyatın birincil meselesinin “İmgelemin Özgürleşmesi” olduğunu farkettim[39]. Ayrıca, İkinci Yeni poetikasının imlediği alan derinliğinin ve evren tasavvurunun diğer her şeyden daha canlı olduğunu gördüm. 2011 yılının sonbaharına geldiğimizde, Türk Edebiyatı’na müsibet olan Yeni Sinsiyet Tipolojisi ve liyakatsız muhterislerden oluşan cehalet ortalığının -hem eylemde hem de söylemde- çıkmaz/karanlık sulara girdiğini hissetmeye başladım. Yakılan ya da yıkılan kalelere, kulelere veya şekil değiştiren (amorflaşan) mihenk taşlarına rağmen, edebiyatımızda yaşanan “sıfırlanma”nın “İmgelemin Özgürleşmesi” yolunda sıkı bir mukavemet orjini olacağı, umutsuzluğumu ve umarsızlığımı dağıtan hissiyatlardan birisidir.[40]
Sonuç
Edebiyat yolundaki tüm yürüyüşlerimde haksızlık, sinsiyet, retorik arsızlığı, ödülcülük, jüricilik, görgüsüzlük, antolojicilik, ahbap çavuşluk, nobranlık, içten pazarlık, haysiyetsizlik, dilsiz taklitçiliği ya da “sessizlik suikastı” gibi insanı umutsuzluğa götüren ve edebiyatın içtenliğinden uzaklaştıran engellerle karşılaştım. Şüphesiz, karşılaştığım kötülüklerin hizasına gelerek, yaşamımın, şiirimin ve bakışımın akordunu bozacak değilim. Bugün, edebiyat ortalığındaki “kötülük mekanizmaları”nın dışında durarak takdir elde edemeyeceğim, aksine, kötü eleştirilerle, şark kurnazlığı ya da sinsiyet dolu suçlamalarla yüzleşmek, hatta bunlarla “savaşmak” zorunda kalacağım gerçeği de -nal gibi- ortadadır.
Sonuç olarak şu sahneye bakabiliriz; Eylül 2011 itibariyle karşımda bir portmanto duruyor. Öfkeli. Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Çünkü bu “cansızlık” onu öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa (ya da canlanabilseydi) üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi.
Artık, tüm edebiyat geçmişim, uğraşılarım ve yaşadıklarım sonucunda, ulaşmaya çalıştığım “şey” için şunu rahatlıkla söyleyebilirim;
“Bir davula bir kez vurmak, aradan iki sene
geçtikten sonra bir kez daha vurmak ya da kendime “yazdıklarım” üzerinden
bakmak; şu/gündelik/ cehennem/bahçesinden...”
Ölene kadar yazacağım. Ama bunu, kimseye önermiyorum.
Zafer Yalçınpınar – Eylül
2011
[1]
Başlangıçta hayatımın
asıl odağı “edebiyat” değildi. Ekonometri eğitimimi bitirmek, aileme ve
çevremdekilere –nedense- başarısız
olmadığımı ispatlamak için uğraşıyordum. Bunun yanı sıra asıl ilgi odağım
“müzik” ve “gitar”dı. Liseden beri gitar çalıyordum ve Kadıköy’ün barlarını,
ritmini yakından tanımıştım. Lisedeki müzik grubumdan arkadaşlarla sürekli
müzik, rock sohbetleri, provalar ve planlar yapıyorduk. Para biriktirip gitarıma
“sound aparatları” (Amfi, pedal vs…) satın alarak, grubun “sound”unu düşünerek,
parmak alıştırmaları ya da besteler yaparak zamanımı geçiriyordum. Yeni çıkan
albümlerin, şarkıların ve gitar virtüözlerinin peşindeydim. Zaman zaman, Kerim
Çaplı ve Yavuz Çetin gibi sıkı müzisyenleri sahnede izlemek fırsatını
bulabiliyor, onların coşkusundan ve müzikal yetkinliklerinden sonsuz
etkileniyordum. Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’da diğer müzisyenlerden başka bir
şeyler vardı. Bunu seziyordum ancak anlamlandıramıyordum.
[2] Lotus Yayınevi 1999 yılında yeni
kurulmuştu ve “Düşünen Siyaset” adında siyaset/felsefe kuramlarıyla ilgili
akademik bir dergi çıkarıyorlardı. Bu dergi hâlâ yayımlanmaya devam
ediyor.
[3]
Bugün bile babamın bazı
tavırlarının sebebini anlamış değilimdir. Bununla birlikte, sonunda haklı
çıktığı(olduğu) binlerce “uzgörü”sü ve akıl yürütmesi vardır babamın…
[4] Yani, yaşantıları aktarmakla,
birinci tekil üzerinden aklıma ne geliyorsa yazmakla ya da hayal etmekle iş
bitmiyordu. Kendimi dilin cehenneminde,
dilin gerçekliğinde ve okuyucunun zekâsında yeniden tartmam gerekiyordu.
O zamanlar “dil”in yaşayan bir şey olduğunu, boyutlarını, sentaksı, morfolojiyi ve
bunlarla imgelem arasındaki ilişkiyi fark edememiştim. Yazdıklarım sadece ve
sadece “duygulanım”lar içinde gelip giden karakterlerden
oluşuyordu.
[5] Bir “anlatı”yı tamamladığımda
duyduğum heyecanın “Sıkı bir yazı yazdım!” sonucuna varmadığını, bu durumun
sadece ve sadece yaşadığım “coşkunun sanrısı”ndan kaynaklandığını o zamanlar
bilemezdim. Şimdi ise “Karşı” ve “Korkak Düşler”e geri dönüp baktığımda “Keşke daha
sabırlı olabilseydim… ” demekteyim.
[6] 2002 ve 2003’te Dünya Kitap Fuarı, Tüyap Kitap Fuarı ve
CNR’da Türkiye Yazarlar
Sendikası’nın standında “Kuzey Yıldızı” satmak/tanıtmak, ayrıca sendikanın oradaki işleriyle ilgilenmek için
bulunuyorduk. Bu noktada yaşadığımız deneyimler, benim edebiyatçı/yazar/şair
profiliyle ilk yüzleşmemdir.
[7] Öteki-Siz dergisi tam anlamıyla sıkı bir dergiydi.
Salih Aydemir’in poetikası, duruşu, edebiyatçılar üzerine anlattıkları
hikâyeler, dergicilik ilkeleri ve
bu ilkelerin gerekçeleri bana çok şey öğretmiştir.
[8] “Atonalite” ve “Komutan” adlı öykülerim ilk kez Son
Kişot adlı dergide yayımlanmıştır. Dergiyi çıkaran Cenk Koyuncu’ya bu öyküleri
Serdar Koçak’ın evinde karşılaştığımızda vermiştim. Cenk Koyuncu’nun 2006 yılındaki vefatı
beni çok üzmüştür.
[9] En azından, üç aşağı beş yukarı bir ortalamaya veya
poetikaya sahip olduklarını bas bas bağırıp duruyor, ilan ediyorlardı.
[10] Orada Vecdi Çıracıoğlu, Serdar Koçak, Cenk Koyuncu,
Doğan Ergül ve Aziz Kemal Hızıroğlu’nu tanıdım.
[11] Oruç
Aruoba, İlhan Berk, Bilge Karasu, Sait Faik, Turgut Uyar, Panait İstrati, Ludwig Wittgenstein,
Emil Michel Cioran, Hermann Hesse, Julio Cortazar ve Eduardo Galeano gibi sıkı yazarların ve düşünürlerin tüm
eserlerini okuyuşum, dilbilim felsefesi veya açılımları üzerine eğilişim bu
döneme rast gelmektedir. Aynı dönemde “Kuzey Yıldızı” ile birlikte basılan,
dağıtılan “Anla(tı)” ve “Kalem Konçertoları” adlı kitapçıklarımın yayımlanışı
ise okumalarımın sonucunda oluşan kazanımlarımı, açılımlarımı bir tür “Yazın Etütleri” olarak gerçekleştirmem
veya sınamamdır.
[12] “Sonrasızlık” fikrinin diğer açılımı, okumalarım
arasından beğendiğim ve değerli olduğunu düşündüğüm alıntılar vasıtasıyla,
yaşadıklarımı, saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi değiştiren, yani ezber
bozan metinleri bir deftere kaydetmek ve bunlardan “aksak bir kolaj”
oluşturmaktır. (“Sonrasızlık” adlı fanzini Haziran 2006’da internete taşıdım.
Ağustos 2009’da ise adını “Evvel” olarak değiştirdim.)
[13] Demin bahsettiğim dergilerin çoğu kapanmış ya da
yayınları aksamıştı. E, Picus ve Adam Öykü gibi popüler dergiler kapanmaya yüz
tutmuş, Kitap-lık ve Virgül Dergisi de şekil değiştirmiş, irtifa kaybetmeye
başlamış bulunmaktaydı. Bu
olayların yanı sıra Yediİklim, AyVakti vs gibi şu an adını sanını
hatırlayamadığım insanların yer aldığı sağcı ve cemaatçi edebiyat dergileri
açılmıştı. “Reha Yünlüel” ve “Hakan Arslanbenzer” gibi türev dinciler de
“edebiyatta önemliymişler ya da söz sahibiymişler gibi” lanse
ediliyorlardı.
[14] Ece Ayhan ve İlhan Berk okumalarım benim için çok
önemlidir. 2004 yılında Ece
Ayhan’ın ve İlhan Berk’in tüm kitaplarını okumuş ve tamamlamıştım. Bu şairlere
çok şey borçluyum ve şiir yazdıkça,
şiir üzerine düşündükçe daha da çok borçlanmaktayım. Ayrıca, Ece Ayhan’ın
İlhan Berk’e yazdığı mektuplardan oluşan “Hoşça kal” adlı eser edebiyat
profiline ve Türk tipolojisine bakışımı önemli ölçüde
değiştirmiştir.
[15] Belki de “anlam”ın… “Anlam”da birçok şeyin, çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de sezdirmeye yöneltiyordu.
[16]
O zamanlar Şeref Bilsel (ya da diğer
adıyla Betül Dünder) bizi, Kuzey Yıldızı’nı “Ölü Edebiyatı” yapmakla suçlamıştı.
Ancak biz, dostumuza vefa borcumuzu ödemek dışında bir şey yapmıyorduk. Bu
suçlamanın ardından Şeref Bilsel “bir dirsek teması derlemesi” olan Şiir
Defteri’ne Özge Dirik’ten tek bir şiir bile almamıştır ve bir kelimeyle bile
Özge Dirik’ten bahsetmemiştir. Ancak, iki sene sonra aynı Şeref Bilsel tüm
fırsatçılığını ve hırsını kullanarak, Yasak Meyve’nin “Müntehir Şairler”
dosyasında Özge Dirik hakkında göz yaşartıcı bir yazı dizmiştir. Enver Ercan’ın
böylesine kötü bir fırsatçılığa izin vermemesi gerekirdi. Ama Enver Ercan
(Paşa)nın da derdi –aslına bakarsanız- Şeref Bilsel’in tavrından pek de farklı
değildir; fırsatçılık ve pusuculuk…
[17] “Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasındaki en büyük etken
Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir. Patricia Barber’ın “Verse” adlı
albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki
gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak, şarkının sessizlik(sus) anlarını,
boşlukları betimlemek istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı
beni çok etkilemiştir. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi
(veya dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin
imgelerin anlatımıdır.
[18] Önce,
Bilgi Yayınevi ve Okuyan-us Yayınları’nı
denedim. Bilgi Yayınevi, Siya’yı
-bir kalemde- reddetti, Okuyan-us ise dikkate bile almadı.
[19] “Heves” dergisi de bu harekete destek vermiştir.
Önceleri bu hareketi “yok sayan” edebiyat çevreleri, 2006 yılının ortalarına
doğru gözlerini Zinhar’dan alamayacaklardı. Serkan Işın’ın işleri, taifesi kabul
edilebilir bir şekilde edebiyat dünyası tarafından takip edilmeye başlandı ve
“Monokl” ile “Siyahî” adlı dergiler
“Görsel Şiir” konulu dosyalar hazırladılar.
[20] İçinde
bulunduğumuz ticari kültür ortamını göz önüne aldığımızda “Siya”nın duyulmaması ve önemsenmemesi çok doğaldır.
Kitabım protokol olarak birçok eleştirmenin (veya tanıtıcı kişinin) eline ulaştı; onlardan takdir
retorikleriyle dolu mektuplar da aldım. Ancak hiçbiri “Siya” hakkında bir kelime
bile yazmaya yanaşmıyordu ya da bunu göze alamıyorlardı. Zaten Mevsimsiz
Yayınevi’nin sahibi olan Ceyda Ateş (Pırıl Köstem) de kitabın satışı ya da
dağıtımı ile ilgili konularda son derece ketumdu ve benim üzerimde garip bir
mikro iktidar (patroniçelik) havası oluşturmaya çalışıyordu. Mevsimsiz
taifesinden ayrılmamın temel sebebi bu kötü
izlenimlerimdir.
[21]
Garip cemaatlerin, “ahbap çavuş”luğun ve
dirsek temaslarının işlediği bir edebiyat ortamından fazlaca bir şey beklemek
ahmaklıktır. Şair ve yazarlar, zaman zaman, içgüdüsel olarak bu ahmaklığa
düşerler. Ancak, çoğunlukla yaptığımız hatanın -sonradan- farkına varıp “Yahu,
zaten bu adamlardan daha başka ne beklenir ki?” demişizdir.
[22]
Bu görsel işleri ve bildirileri “ŞİİŞ” adı
altında bir e-kitapta topladım. Zinhar şebekesinde yer almam ve Serkan Işın’ın
çabalarına ortak olmam başta “Şiiri Özlüyorum” dergisi ve Fuat Çiftçi olmak
üzere bazı çevrelerce hoş karşılanmadı. Zinhar’daki “canlılık” ve “dolaysızlık”
birçok retorik arsızı edebiyatçıyı rahatsız etmiş ve korkutmuştur.
[23] 2004-2006 döneminde, “Monokl”,“Düşe-Yazma” ve “Zinhar”
dışında kalan hiçbir dergi beni
edebi yönden heyecanlandıramamıştır. 2004 yılından beri, rüzgâr ölçüp hava
durumuna göre hareket eden fason derlemelerden başka -edebiyat dergiciliği
adına- bir atılım göremedim. Herkes kendi mikro-iktidar teknelerinde sallanıp
duruyordu. Bu sallantıdan da okuyucunun midesi bulanmıştı.
[24] Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde
kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin
livarının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla
oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki
ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu.
Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler, anlattığım hikâyedekine benzer bir
canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirlerdir.
[25] Bunu bir “inanç ölümü” olarak da
düşünebiliriz. Uzun zamandır susmuştum
-daha doğrusu son birkaç sene içerisinde, edebiyat ortamında üssel olarak
gelişen, geri dönüşü olmayan birtakım haksızlıklardan yüksek sesle
bahsetmemiştim- ve işte sonunda sıra bana/Livar’a gelmişti. Edebiyat kâhyaları
beni ve Livar’ı yok saymaktan, görmezden gelmekten neredeyse sonsuz bir zevk
alıyorlar, hatta bu durumu çeşitli mektuplarla açık açık bana
bildiriyorlardı. Edebiyat
ortamımıza dipsiz bir yüzsüzlük –ne yazık ki- hâkimdi. Okuyucular, yazarlar ve
şairler de anlamsız bir “öğrenilmiş çaresizlik” içerisinde olana bitene, bu
yüzsüzlüğe seyirci kalıyorlardı.
[26] Platformun ilk şiarı Enis Akın’ın “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan/aradan biri bağırdı: PUŞT AHALİ!” şeklindeki dizeleriydi. Puşt Ahali Edebiyat Platformu, Ocak 2007 ile Temmuz 2009 tarihleri arasında 1430 katılımcıya ve 2200 tartışma/paylaşım başlığına ulaşmış durumdaydı. Ayrıca P.A.T! (Puşt Ahali Tarifesi) adlı dergi de platform kapsamında 19 sayı boyunca yayımlandı. Ağustos 2009 itibariyle hem platformu hem de dergiyi kapatma kararı aldım.
[27] Edebiyat
ortamının parçalı(fragmante) iktidar yapısı da olabildiğince belirginleşti;
Doğan Hızlan, Selim İleri ve Elif Şafak gibi isimler ön plana çıkmışlardı.
(Selim İleri, Cumhuriyet Gazetesi’nden kovulmuştu. Doğan Hızlan ise
Hürriyet’teki köşesinden iktidar ortaklığına devam ediyordu. Elif Şafak,
Zaman’da yazmaya başladı. ) Bu isimlerin arkasından gelen mutat zevatlar da
hemencecik kendilerini, statüko
düşkünlüklerini ve bataklığa benzer iktidarvari yüzlerini göstermişlerdi.
Böylece bir kesimin topluca “atı alıp Üsküdar’a geçtiği” tescillenmiş oldu.
İster inanın, isterseniz de inanmayın ama Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun o
dönemdeki çabaları, edebiyat iktidarının ve mülkiyesinin hızını kesmek yolundaki
tek belirgin hareketti.
[28] 2004 yılında e-kitap olarak tasarladığım “Kelimenin Yüzü” adlı imgesel sözlük çalışmam Çekirdek Sanat Yayınları tarafından Aralık 2008’de basılı kitap olarak yayımlandı.
[29] BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “İmzacılık Oynamak Yerine Faydalı Bir Şey Yapmak” başlıklı yazım ve Eren Barış’la “Ece Ayhan-Poelitika” adlı kitap üzerine yaptığım söyleşi, birçok edebiyat kâhyasını umduğumdan daha fazla rahatsız etmiştir.
[30] 2008’in başında maruz kaldığım bir başka olay ise kendilerini “Kötülük Dayanışması” ifadesiyle tanıtan, haysiyetsiz bir muhteris grubunun işime ve eşime yönelik tacizleri ile saldırı girişimleridir. Bu topluluk, tarifsiz iğrençlikteki çeşitli mektupları eşime ve işyerime göndermişlerdir. Fakat tüm bu olan biteni, bu olayları umursamıyorum; çünkü "Haklılığın İnadı" diye bir şey vardır ve ben kendi yolumu alıp, tutup götürmekte yani "ölene kadar yazmak" konusunda kararlıyım.
[31] Siyasi gelişmeler ve mevcut diktatöryal tutum, 2008’deki toplumsal gerginliğin birincil nedenleridir. Birçok yazar ve şairin (açık açık, göstere göstere, yarenlikte bulunarak) iktidarla işbirliği içine girmesi de 2008 yılının dikkat çeken “yozlaşı” unsurlarından biridir. Katılımcı listeleri AKP’li Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından maniple edilen 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na konuk yazar/şair olarak katılmayı kabul edenler ile fuarın sonunda dile getirilen “garabet dolu ve ayarsız” söylemler, bir “yozlaşı” durumunun teyididir. Kısacası, 2008 yılının sonuna baktığımızda, edebiyat ortamının “Liyakatsizlik”, “Yozlaşı” ve “İktidarla İşbirliği” yönünde karakterize olduğunu/edildiğini, böylesi bir “kötü/dandik edebiyat” ortamının bütünlendiğini ya da oluşturulduğunu söyleyebiliriz.
[32] 1 Mayıs 2008 tarihinde Türk emekçisinin “Meydansız” kalışı, bu haksızlık beni imgesel olarak da, tipolojik olarak da çok etkilemiştir.
[33] 10-28 Şubat 2009 tarihleri arasında gerçekleşen “Taş Uçak Şiir Sergisi” kapsamında çeşitli söyleşiler de yer aldı. Bu söyleşilerin ilkinde, “Haklılığın İnadı” başlığının altında -Ahmet Soysal’la beraber- Ece Ayhan ve poetikası üzerine çeşitli paylaşımlarda bulunduk.
[34] Artshop Yayınevi’nin internetten “kopyalayarak ve yapıştırarak” oluşturduğu hata, fırsatçılık ve özensizlik dolu bir “Özge Dirik Şiirleri” broşürü yayımlaması, bu broşürü “Özge Dirik’in Vasiyetidir” diye yaftalayıp piyasalandırmaya çalışması, Kevser Ruhi’nin romanına verilen jürisiz ödüller ve sonradan, çeşitli gerekçelerle işbu ödüllerin Kevser Ruhi’den geri alınması sırasında kendini deşifre eden koyu bir kariyerizm, edebiyat dergilerinin “deterjan firmaları için yapılan pazarlama faaliyetleri”ne benzeyen manipülatif dosyalar oluşturması, her türlü cehaletin ve liyakatsizliğin “özel prim” yapması, Ali Enver Ercan’ın tekrardan TYS’ye Genel Başkan seçilmesi ve benzeri olaylar, söz konusu “garabet” ortamının önemli teyitlerindendir.
[35] Bir diğer “tersine başarı”; 2009'un Eylül ayında, Gümüşlük Akademisi'nin düzenlediği "1. İlhan Berk Buluşması" kapsamında gerçekleştirilen "Dizelerden Objektife" adlı fotoğraf yarışmasında "Kendini Anlatan" adlı fotoğrafımla üçüncülük kazanmamdır. Ödüllere, jürilere ve yarışmalara filan itibar etmediğimi, hatta "üleştiri mekanizmaları ve statüko enstrümanları”na -üstelik de ölümüne- karşı durduğumu herkes bilir. Bu yarışmaya katılışımı "çelişik davranmak" olarak görenlerin anlayamadığı şey, işbu fotoğraf yarışmasının arka planında "şiirin ve dilin yapıtaşı im/imge'lerdir" şiarının vurgulandığıdır. Yarışmanın bu özelliğini bir içerik ya da amaç olarak görebiliriz ve söz konusu yarışmanın diğer içsiz yarışmalarla ve festivallerle ilgisi olmadığını kavrayabiliriz. Kısacası, şiirin sözcüklerle (ve sözlüklerle) yazılmadığını göstermek açısından "Dizelerden Objektife" adlı yarışma ya da girişim çok önemli bir düzenlemedir.
[36] Bu ifadenin kavramsal arka planındaki çeşitli ayrıntıları içeren “Yeni Sinsiyet ve Bazı Enstrümanları” adlı yazım 11 Nisan 2010 tarihli Birgün Gazetesi’nde ve birçok platformda eşanlı olarak yayımlandı. Söz konusu yazının ardından “Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin Retorik Arsızlığı ve ‘Biz’ Söylemi” ile “Yeni Sinsiyet’in Seçkinlik Arayışı” başlıklarında iki yazı daha kaleme aldım.
[37] 491 adlı özgür neşriyat, Mayıs 2011 itibariyle 13. sayısına ulaşmıştır.
[38] Futuristika! taifesinden Barış Yarsel ve İpek Tuna’nın görgüsünü, dostluğunu, içtenliğini ve yakınlığını çok önemsiyorum. Bu “sahici insanlar”la birlikte 2010 yılı içerisinde gerçekleştirdiğimiz kültür-sanat etkinlikleri (‘Blind Cat Black’ Türkiye Gösterimi ve 1. Boğaziçi Kitap Fuarı İnternet Kültür Yayınları Tanıtımı) bana sonsuz derecede coşku vermiştir.
[39] Şubat 2011’de, “50 Yılın Ardında; İkinci Yeni” başlıklı bir anket çalışması gerçekleştirdimve anketin bulgularını bir e-kitap olarak yayımladım. Bu çalışma İkinci Yeni poetikasının devam ettiği yönünde çok önemli bir söylem alanı oluşturdu. Mart 2011’de ise İlhan Berk’in basılı kitaplarına girmeyen çeşitli inceleme yazılarından derlediğim “Bakmak” adlı e-kitabı yayımladım.
[40] Çünkü, Yeni Kapitalizm’in ödüllendirme sistematiği de liderlik anlayışı da süreç ve bilgi yönetimi de “niteliksel bir iflas”ın eşiğindedir. Endüstrileşmeye çalışan edebiyat, mevcut çöküntüden ve mühendislerin “sosyal inovasyon” arayışından ayrıcalıklı, dışarıda düşünülemez. Açıktır ki Yeni Kapitalizm, geleceğini kaybetmektedir. Bu bağlamda, Türk Edebiyatı’nda bugüne kadar jüricilik oynayanların, şiir ödüllerinin, antolojilerin, retorik arsızlığının, üleştirmenlerin, mikrofon pozcularının, edebiyat kâhyalarının, şair olmayan şairlerin, yayınevi olmayan yayınevlerinin, dergi olmayan dergilerin, yazar olmayan yazarların, tencere/tava pazarlamacılığından devşirilen editörlerin, kısacası; tüm bu büyük cürufun tarihsel bir "afiş" olduğu yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Kimbilir belki de cehalet ortamının bazı nemalanıcıları “ilkin gözden çıkarılacaklar” listesinde belirginleşmiştir.
POETİK
BİLDİRİLER
Bildiri No:1
(12 Kasım
2006)
V a t o z ’ u
n S a l ı n ı m l a r ı
1.
Görmek
yoktur.
1.1.
Yönetim
yoktur.
1.2.
Strateji
yoktur.
1.3.
Süreç
yoktur.
1.4.
İcra
yoktur.
1.5.
Değerlendirme
yoktur.
1.6.
Memnuniyet
yoktur.
1.7.
Ortak akıl
yoktur.
1.8.
Eğitim
yoktur.
1.9.
Bakış(ın)
vardır.
1.9.1.
Bakış(ın)a
sahip çık
1.9.1.1.
İmgeyi ayağa
düşürmemelisin.
1.9.1.2.
Ayağa düşeni
imlememelisin.
1.9.1.3.
Kurgu
hesapsızdır.
1.9.1.4.
Kurgu
yolsuzdur.
1.9.1.5.
Dizge aksak
olmalıdır.
1.9.1.6.
Dizgenin
dizgisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.7.
Trafik seni
ilgilendirmez.
1.9.1.8.
Dizge
matematiği seni ilgilendirmez
1.9.1.9.
Dizge
mühendisliği seni ilgilendirmez.
1.9.1.10.
Dizgenin
kimyası seni ilgilendirmez.
1.9.1.11.
Dizgenin
öğeleri seni ilgilendirmez.
1.9.1.12.
Dizgenin
istatistiği seni ilgilendirmez.
1.9.1.13.
Dizgenin
ekonomisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.14.
Dizgenin
semantik yapısı seni ilgilendirmez.
1.9.1.15.
Dizgenin
morfolojisi seni ilgilendirmez.
1.9.1.16.
Dizgenin aksak
tınısı sana yeterlidir.
1.9.1.17.
Kelimeler
dolaşımdayken ayağa düşmüştür.
1.9.1.17.1.
Sayılar
dolaşımdayken ayağa düşmüştür.
1.9.1.17.2.
Dizgeler de
dolaşıma çıkarsa ayağa düşer.
1.9.1.17.3.
Dolaşım
düğümlüdür.
1.9.1.17.4. Dolaşım
ayaktır.
1.9.1.17.4.1.
Aksaklığı tipoloji
belirler.
1.9.1.17.4.1.1.
Tipolojilerin
arası odaktır.
1.9.1.17.4.1.2.
Tipolojilerin
arasını bilen kazanır.
1.9.1.17.4.1.3.
Tipolojilerin
arasını sezen kazanır.
1.9.1.17.4.1.4. Tipolojilerin
arası tuşedir.
1.9.1.17.4.1.5.
Tipolojilerin
arasını sezdir.
1.9.2.
Boşluk yol
açar
1.9.2.1.
Boşluklar senin
bakışının biçimini alır.
1.9.2.2.
Boşluk totoloji
kümesidir.
1.9.2.3.
Boşluklar
vurgudur.
1.9.2.3.1.
Boşluk
yineler.
1.9.2.4.
Sessizlik
müziğin çerçevesidir.
1.9.2.4.1.
“Sus”kular her
şeyi çerçeveler.
1.9.2.4.2.
“Sus”ku
yazdığını belirler.
1.9.2.4.2.1.
İki sayı
arasında sonsuz sayı vardır
1.9.2.4.2.2.
İki harf, iki
kelime, iki dize , iki cümle, iki paragraf arası yazdığını
belirler
1.9.2.4.2.3.
Susku
sonsuzdur.
1.9.2.4.2.4.
Susku
gerçektir.
1.9.2.4.2.5.
Susku
sabırlıdır ve çoğuldur.
1.9.2.4.2.6.
Susku
dilsizdir.
1.9.2.4.2.7.
Susku yol
açar
1.9.2.4.2.7.1.
Yolu giden
değil açan bilir
1.9.2.4.2.7.2.
Suskuyu
dinlemelisin
1.9.2.4.2.7.3.
Bunu:
1.9.3.
Boşluk
tuşedir.
1.9.3.1.
Tuşeyi sezen
kazanır.
1.9.3.1.1.
Tuşe
sezgiseldir.
1.9.3.1.2.
Tuşeyi
sezdir.
1.9.3.2.
Tuşeyi sezdiren
kazanır.
1.9.4.
Boşluğu
çoğaltan kazanır.
1.10.
Bakmak her
şeydir.
2.
Anlam
çoşkusuzdur.
2.1. Sezgi anlamın
yerinedir.
2.1.1.
Anlam baskı
altındadır.
2.1.2.
Anlam Sorgu
sandalyesindedir.
2.1.3.
Anlam
hareketsizdir.
2.1.4.
Anlam ortalama
zekânın durağıdır.
2.1.5.
Anlam yenilikçi
değildir.
2.1.6.
Anlatacaksan
aksak anlatacaksın.
2.1.6.1.
Anlamın
karşısına geçebilirsin.
2.1.6.2.
Anlamın
etrafında dolaşabilirsin.
2.1.6.3.
Anlama vurup
kaçabilirsin.
2.1.6.4.
Sorgulananın
tepesindeki ışığı açma.
2.1.6.5.
Anlama değerken
eskrim yap.
2.1.6.6.
“Anlam arayış”
anlama yeğdir.
2.1.6.6.1.
Anlam arayışlar
sezgi içerir.
3.
Sezgi
varoluşunun kanıtıdır.
Bildiri No:2
(14 Aralık
2006)
M a s a n ı
n A y a k l a r
ı
1. En son söyleyeceğini en önce söylemen gerekir.
1.1. son söyleyeceğini en önce söylemen gerekir.
1.1.1. söyleyeceğini en önce söylemen gerekir.
1.1.1.1. en önce söylemen gerekir.
1.1.1.1.1. önce söylemen gerekir.
1.1.1.1.1.1. söylemen gerekir.
1.1.1.1.1.1.1. gerekir.
1.1.1.1.1.1.x. önce.
2. En başta söyleyeceğini en sonra söylemen gerekir.
3. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1. “Retorik”in karşısında “lirik” vardır.
3.1.1. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1.1.1. “Retorik”in karşısında “lirik” vardır.
3.1.1.1.1. “Lirik”in tek düşmanı “retorik”tir.
3.1.1.1.1.1. “Retorik”in karşısında “lirik” vardır.
3.1.1.1.1.1.x. Retorik, lirikten sonra olmuştur.
3.1.1.1.1.x.y. Lirik öncedir.
4. Bakmak liriktir.
(Kısıt: X ve Y sonsuza
yakınsamaktadır.)
Bildiri No:3
(2 Eylül
2009)
F Ü G
1. Ada fügdür.
1.1. Adalar yeryüzünün ve yaşamın notalarıdır.
1.1.1. Bulutlar ve kuşlar gökyüzünün notalarıdır.
1.1.2. Tekneler ve balıklar denizin notalarıdır.
1.2. Adalar yeryüzünün ve yaşamın “kalb”leridir.
1.2.1. Adalar yeryüzünün çocuklarıdır.
1.2.2. Adalar yeryüzünün vicdanlarıdır.
1.2.2.1. Ece Ayhan bir adadır. (İlhan Berk)
1.2.2.1.1. Ece Ayhan bir adabeyidir.
1.2.2.1.2. Kuzgun Acar bir adabeyidir.
1.2.2.1.3. Kerim Çaplı bir adabeyidir.
1.3. Her türlü endüstriyel çaba yaşamın “sus”masıdır.
1.3.1. Ne olursa olsun yaşam susmaz.
1.3.1.1. Adalar rüzgârlıdır.
1.3.1.1.1. Sürüyle düşünce verir ağaca rüzgâr. (İlhan Berk)
1.3.1.1.2. Sürüyle düşünce verir denize rüzgâr.
1.3.1.1.3. Sürüyle düşünce verir gökyüzüne rüzgâr.
2. Ada addır.
2.1. Ad evdir. (Kim söylemişti bunu?)
2.1.1. Ev kaderdir.
3. Şiir bir adadır.
3.1. Her tarafı kıyılarla çevrilidir.
3.2. İskeleleri vardır.
3.3. Ağaçları, bulutları, kuşları, tekneleri ve balıkları vardır.
4. Şiirin varlığı yaşamın varlığının kanıtıdır.
Bildiri
No:4
(27
Kasım 2009)
D
e n i z a l t ı E d e b i y a t ı
1. Yeni yer yoktur. (Oruç Aruoba)
1.1. Yerler bitmiştir.
1.1.1. Yeraltı bitmiştir.
1.1.2. Yeryüzü bitmiştir.
1.2. Yeni yol vardır.
1.2.1. Yol denizin altındadır.
2. Şiir denizin altındadır.
2.1. Bir denizaltıdır.
2.1.1. Sait Faik bir denizaltıdır.
2.1.2. Oktay Rifat bir denizaltıdır.
2.1.2.1. İlhan Berk bir denizaltıdır.
2.1.3. Bilge Karasu bir denizaltıdır.
2.1.3.1. Oruç Aruoba bir denizaltıdır.
2.1.4. Ece Ayhan bir denizaltıdır.
2.1.4.1. Ben bir denizaltıyım.
2.2. Denizin altında “mülkiyet” yoktur.
2.3. Denizin altında basınç vardır.
2.3.1. Şiir, derinde çoğalır.
3. Sıkı şiirde iktisat yoktur.
3.1. Rekabet yoktur.
3.1.1. Ödüllendirme sistematiği yoktur.
3.1.1.1. Ödüller insansızdır.
3.1.1.1.1. Yükleniciler insansızdır.
3.1.1.1.2. Düzenleyiciler insansızdır.
3.1.1.1.3. Katılımcılar insansızdır.
3.1.1.1.4. Takdimciler insansızdır.
3.1.1.1.5. Jüri insansızdır.
3.1.1.2. Ödüller insansızlıktır.
3.1.1.2.1. Şartnameler insansızdır.
3.1.1.2.2. Şiltler ve plaketler insansızdır.
3.1.1.2.3. Mikrofonlar ve masalar insansızdır.
3.1.1.2.4. Ödül törenleri, kurdeleler, kuşaklar ve podyumlar insansızdır.
3.1.1.2.5. Toplu fotoğraflar insansızdır.
3.2. Piyasa yoktur.
3.2.1. Pazar yoktur.
3.2.1.1. Paydaş yoktur.
3.2.1.2. Satıcı yoktur.
3.2.1.3. Müşteri yoktur.
3.2.1.4. Dağıtım yoktur.
3.2.1.5. Güvence yoktur.
3.2.1.6. Tedarikçi yoktur.
3.2.1.6.1. Fatura yoktur.
3.2.1.6.2. İade yoktur.
3.2.2. Projelendirme yoktur.
3.2.2.1. Zaman yönetimi yoktur.
3.2.2.2. Maliyet yönetimi yoktur.
3.2.2.3. Risk yönetimi yoktur.
4. Şiir tek başınadır.
4.1. Tek başına yazılır.
4.2. Tek başına çoğalır.
4.2.1. Antolojiler ve yıllıklar insansızdır.
4.3. Tek başına keşif yapar.
4.3.1. Tek başına icraat yapar.
4.3.2. Dilin yapıtaşı sözcükler değildir.
4.3.3. Dilin yapıtaşı “im”lerdir.
4.3.3.1. İm tek başınadır.
4.3.3.2. Başkalarının derinliklerine tek başına ulaşır.
5. Şiir, denizaltı iskelelerine yanaşır.
Meraklısı İçin:
"Şiirim Nasıldır?" ya da "Ön
Akort "