BAKIŞSIZ BİR KEDİ KARA
ECE AYHAN
*
"LOBUTLAR"





ŞİİRİN KURGUSU 



Bilebildiğimce, 1954 yılından bu yana “şiir”ler, yazılar yayımlıyorum; hayır, bir ana niteliği belli bir toplumda şiirin de (bile) yeri olmayışı sırılsıklam gerçeğinden yola çıkmadım, çıkmıyorum (bu kez); yalnızca, şiir denilen şey hizmet ve meta üretildiği, üretilişi gibi “kurulmuyor” kesenkes diyorum. Yani, bir bakıma, iktisatta belirli bir sayfası yoktur şiirin; bu yüzden anlatmak epey zor olacaktır okura şiiri! Siz görünüşe bakmayın. Bir şiir “kurulurken” (doğallıkla başka arkadaşları bilemem) nasıl “yoğruluyor”u soruyorsunuz? Yazmanın, yazılmanın… bir öncesi var ilkin, üç yıllık, on yıllık, yirmi yıllık sorular oluyor kafada sözgelimi; başlangıç kurgusu daha zihin oralardayken örülüyor yapılıyor; kısacası “şiir zihni” sanırım biraz başka türlü işliyor genelgeçer akıl yürütmelerden; daha da özeti “külyutmazlık”tır (Bizim tarihimizden bir örnek, hoşa gitmeyecekse de; Hezarfen Ahmet Çelebi, bir cambazdır ve İstanbul’da Galata Kulesinden uçmak adına atlar, kulenin altındaki bir tümseğin üzerine düşer ve bacağını kırar!.. Yeryüzü tarihinde de Troyalı bir güzel Helen vardır, Homeros İlyada’sında böyle yazıyor, kitaplar, romanlar, filmler var… Oysa Paris Helen’i Yunanistan’dan kaçırdığında bir kocakarıdır!… Bunlar tarihin gidişine yürüyüşüne küçük bir çelme takmak bile sayılmaz tarihçe; “şiir”den söylemesi deyip geçiyorsunuz; bugünlerde çok büyük bir yanlışlık yapılıyor, işleniyor özel ve genel anlamda düşünmeklerim gibi…). Yine sözgelimi, bir şeyi, “verilmiş” her bir şeyi (olabildiğince) irdeliyorsundur, yakın ve uzak çevrendeki hiçbir şeyin gösterilmeye çalışıldığı gibi olmadığını biliyorsundur çünkü etinde kanında duyarak; her bir şey bütündür ya; işte bunları şiire taşıyorum… Nesneler, daha çekirdek olarak zihindeyken katlanmaya başlıyor, en yalın bir şiirde bile onun parçalarında yalınlık yoktur, yani ufacık bir şey bile binlerce boyutlu… Benim “kurduğum”, “kurabildiğim” şiirde, soruya, konuya geliyorum, okur denilen kişi karınca kararınca dahi olsa silinmiş olduğu için, bütün kavramlar nesnel gerçeklikler, vb. hızlı bir değişime, belirli bir şiir perspektifinde yerlerini alıncaya dek gelişmeye uğruyorlardır. Yaptıklarımı, ettiklerimi savunmuyorum burada; düşüncemin “iktidar”a geçmesini istemedim hiçbir zaman çünkü. Yalnızca, “şiir”in öyle kitaplarda, kitaplarınızda yazıldığı gibi olmadığı, doğrusu olamayacağıdır, benim de deneyimlerim olmuştur, bildiğimi biliyorum o kadar… “Son biçim”ini alıp almadığını anlamak sorununa gelince, şiirin, buna neden “son öz” denmemiş olduğunu da düşünüyorum, izin verin de bir kömürün bir elmasa dönüşmüş olduğunu artık anlayalım! Bir şiir kıpırdanıyorsa, deviniyorsa sonra ermiş demektir; sözgelimi herhangi bir şey eksikse kıpırdanmaz! Ustalar şunu çok iyi anlayacaklardır; şiir tam bir avadanlıktır, tarihsel bir avadanlıktır!… Devletle…



Ece Ayhan 

1982, Türk Dili Dergisi





Hemen anlaşılmayabilirsin, göze alacaksın. Çoğunluk her zaman başlangıçta yanılabilir, sonradan ayıyorlar sanki. Yan yan değil de doğru doğru yürüyen bir yengece bakarak diğerleri “sarhoş galiba” diyebiliyorlar.

(…)

Ortadoğu’da tempo yavaştır. Ama çok hızlı araba kullanırlar, sanırsın ki çok aceleleri var. Hayır, yoktur aslında, adam eve hızla gidip, pijamaları giyip oturacaktır.

(…)

Ben İkinci Yeni için logaritmalı şiir diyorum. Logaritma cetvel olmadan çözülemez. Biz genel dili değiştirdik, grameri, setaksı değiştirdik.

(…)

Kerteriz noktası olarak Türk Dil Kurumu’nu gördüler. Evet onun çok faydası oldu ama, tek başına değil. Biz bazı sözcükleri hiç kullanmadık. Neden? Kimse düşünmedi bunu. Bugün 62 yaşındayım, hiçbir zaman güzel karşılanmadım ben ve başlangıçtan beri bu böyle oldu. Hiç ödül falan da almadım. Tam bir dışlanma. Kötü ve başarısız dediler. Haklı olabilirler. Ama ben bildiğim yolu götürüyorum.

(…)

Şairler artık düşünür olmak zorunda. Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin. Olmazsan hapı yutarsın.

(…) 

Sen bu topluma “insan toplumu değil” dersen, o toplum seni dışlar. Bunu biliyorum ben. Ben de istemezdim ama, bu böyle. Biraz ileri gitmiş de olabilirim. Ama ben hayattan çekilmiş olsam, bir başkası gelecek. Gelir. Bizim işlevimiz de bitti aslında. Yapılacak şeyi yaptık gibi geliyor bana. Bayrağı diktik.Ayarlar, aymazlar. Artık bizim dışımızda.


Ece Ayhan

“Öküzlemeler”, Sel Yayıncılık




Çok Eski Adıyladır’ gerçekten de benim 40’a yakın insan yılını bulan yazı yaşamımda varabileceğim en yetkin ve en sıkı kitabımdır; ve tabii en kasaramsa da!(Karanlık! Da, aynı zamanda.) Alt adı, ‘meclislikler’dir.(Meclislik, bir minyatürde, figürlerin istifidir.) (…) Ben en güzel, en yetkin… filan diyorum ama ‘Çok Eski Adıyladır’ kitabı 6 yıldır Adam Yayınları’nda ancak 300-400 kadar sattı, kalanı da hiç kıpırdamadan olduğu gibi duruyormuş.(…) Yazdıklarım bin yıllık algı ortalamasının çok altında da olabilir bakın, hepten başarısız da. Ama, sorarım; yeni bir sözdizimi ve yeni bir dilbilgisi neden böyle batırılır? Batırılıyor? Kimsenin aklına nedense benim yüzmeyi derin yerde öğrendiğim, ve çırılçıplak yüzdüğümüz gelmiyor!(…) ‘Çok Eski Adıyladır’ için, aynı zamanda karamsardır da dedim, hem de koyusu ve zifiri. Böylesi bir ‘topluluk’ta, uçsuz bucaksız bu ‘kötülük dayanışması’ ortamında karamsar olunmaz da, ne olunur bilemem. Ama benim karanlığımın rengi akkor’dur, o ayrı.


Ece Ayhan

Şiirin Bir Altın Çağı, Yky,1993, s.137





Peki Türkiye’de yazıp çizen bu kadar insanı nereye koyuyorsunuz?

Ece Ayhan: Olsa da olur, olmasa da olur diyorum… Bir eli yağda, bir eli balda olan insanlardan hiçbir şey olmaz. (s.79)



Ece Ayhan

Sivil Denemeler Kara,YKY, 2.Baskı, 2001



MOR KÜLHANİ



1.   Şiirimiz karadır abiler

     Kendi kendine çalan bir davul zurna
     Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan
     Taşınır mal helalarında kara kamunun
     Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

     Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2.   Şiirimiz her işi yapar abiler

     Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur
     Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür
     Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta
     Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

     Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3.   Şiirimiz gül kurutur abiler

     Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın
     Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan
     Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu
     Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

     Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4.   Şiirimiz erkek emzirir abiler

     İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister
     Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun
     Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla
     Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

     Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5.   Şiirimiz mor külhanidir abiler

     Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
     Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
     Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
     Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.

     Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6.   Şiirimiz kentten içeridir abiler


     Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir
     Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla

     Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?




(…)Sait Faik, çakırkeyif oluşundan dolayı biraz öfkelidir. Düzayak tek katlı bir evin tahta kapısını, elle çalmaz da, ayaklarıyla tekmeler.

(…)

“Hiç değilse tabutum uzun olsun” diyordu bir cüce.

(…)

“HİÇ BİRBİRİNE ÇARPAN KUŞ GÖRDÜN MÜ

HAVADA.

AMA İNSANOĞLUNA GELİNCE ÜSTELİK YERDE

NELER OLDUĞUNU

BİLİYORSUN?”

(…)

Ece Ayhan

Morötesi Requiem, YKY,1997



Ekim 1975

(…)Zürih’ten trenle Paris’e gidiyorum. (…) Önce Opera meydanına yakın yerde Türk Hava Yolları’nın bürosuna uğradım. Enis Batur’a baktım, daha gelmemiş. Kalacağım otelin adını söyledim, oraya telefon edilebilir. Enis Batur Zürih’e mektup yazmıştı, dergisi YAZI için bir şiir istemişti benden. Bu yazışmadan biliyorum onu.(…) Enis Batur beni aldı Art et Metier’deki evine, daha doğrusu stüdyosuna götürdü. (Paris’te ‘Stüdyo’nun anlamı başka akla yalnız resim, ressamlar gelmesin) (…)

Enis Batur’un evinde laflıyoruz. Ertuğrul Özkök adlı bir genç geldi, Paris’te sanıyorum iletişim filan okuyor. Sonra da Nedim Gürsel geldi.

(Nedim Gürsel bana “Neden Zürih’ten Paris’e ‘indim’ diyorsun?” diye sordu. Bilmeden ‘inmek’ fiilini kullanıyormuşum da. “Haritaya göre!” diyip geçiştiriyorum. Şairin işi bu dünyada çok zor gerçekten. Herkes alıştığı sözdizimini istiyor, acaba haklılar mı?) Neyse.

Ertesi günü Nedim Gürsel geldi yine. Bizi ufak arabasıyla Paris’te biraz gezdirecek. Önce Eifel kulesinin dibindeyiz, yukarı çıkacağız herhalde.

“Bırakalım bunu” diyorum “beni bir kahveye götürün de iki çift laf edelim”

Bir kahveye götürdüler beni. Sonra Doğu Garı’nın karşısındaki köşede bir ‘bistro’. Enis Batur’la Nedim Gürsel bir konuyu ya da bir düşünceyi tartıştılar, tartışıyorlar.

Sonra beni uğurladılar. Böylece Paris’e ilk inişim bir gün falan sürdü.

Ece Ayhan,

Başıbozuk Günceler, s.91-92 , 1993, YKY


Hülya  Vatansever
—  Ece Bey, bazı yazılarınızda “Ben şair değilim” diye yazıyorsunuz.

Ece  Ayhan —   “Değilim ki.”

H. V.—  “Peki ama neden?”

E. A.— “Benim meramım başka bir şey aslında. Bakınız dünya şiirine, koşuk, ses, hece, kafiye olayları vardır. Ama bende yoktur. Dikkat ederseniz sayısaldır benim şiirlerim, hem de ağırdır.”

(…)

H. V.—  Şiirlerinizi verdiğiniz dergilerden iyi para alabiliyor musunuz?

E. A.— "Bu tür dergiler hep amatördür. Bu meslek haline gelmedi. Cemal de, Sezai Karakoç da şiir aşkına çok şey yaptılar. Sezai Karakoç'un emekli maaşı da yoktur."

H. V.— Bildiğim kadarıyla sizin de emekli maaşınız yok. Zor olmuyor mu
E. A. -"Oluyor tabii. Bunu kimse g
öze alamıyor. Biraz da kızgınlıkları oradan geliyor. Bir yerden yakalayamıyorlar ki. Patronuma söyleyemiyorlar falan."

H. V.— Sizi sıkıştırmak mümkün değil yani?

E. A.— "Hayır, birşey oldu mu göze alabilirim, çünkü biz  oradan geldik. Cemal'le Sezai Karakoç yatakhanede sabahlara kadar konuşurlarmış. Hatta bîr olay olmuş: Cemal, Sezai ve ölen bir arkadaşımız vardı, üçü sizmiş.  Köprüaltında konuşmuşlar, 'Hangimiz iş bulursak aylığımızı alınca buraya geleceğiz' demişler. Ölen arkadaşımız işe girmiş ve gelmemiş Cemal’le Sezai iki gün beklemişler. Çok şaşırmış Cemal.

(…)

H.V.— Bir söyleşiniz sırasında Nâzım Hikmet için kartpostal şairi demişsiniz.Doğru mu?

E. A.— "Ressamlar, müzisyenler başka ülkeye gidebilirler ama şairler dil içinde yüzdüğü için olmaz. Nâzım Hikmet 51 senesinde buradan gitmek zorunda kaldı. Nitekim hapishaneden yazdığı şiirler çok güzeldi. Fakat gittikten sonra kartpostal şiirleri yazmaya başladı. Ben böyle söyledim Nokta Dergisi'ne  ama onu değiştirmişler. Kartpostal şairi demek başka birşey. Oysa ben bir dönemini kastetmiştim. Hazerfan Ahmet Çelebi hikâyesi de böyledir. Adam cambaz, uçtuğu falan yok. Atlıyor, Galata'nın tümseğinde ayağını kırıyor. Ama efsaneler böyle çıkıyor."

(…)

H. V.— Bir de şiirlerinizde geçen Çanakkaleli Melahat'ın kardeşiniz olduğu söylentisi dolaşıyor ortalarda.

E. A.— "Öyle birşey yok. Benim çocukluğumda vardı o kadın, çift kapılı evlerde otururdu. Bir sokaktaki ev mühürlense, yarım saatlik gecikme ile diğer kapıdan çalışıyordu. O dönem, çok ünlüydü. Sonra buluşma evleri yasası çıktı ama kadın illegal çalışmaya alışmış, vermedi dilekçesini. Pılısını pırtısını toplayıp Küçükçekmece'ye yerleşti. Zaten 70 senesinde de öldürüldü. O bayağı etkiledi beni. Berlin'de çöpler arasında uyuyan bir kadın vardı, 'Çanakkaleli Melahat bu, herhalde düştü' dedim.

(…)

E. A.— “Çünkü şimdiye kadar İstanbullu zengin ailelerden çıkmış şiir. Türkiye'de bir değişim vardı ve bunun şiire vurması bekleniyordu. Ama bu hareket zengin akrabalardan beklenirken h alakası olmayan parasız yatılılardan çıktı. Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklar bunlar. Ben, Cemal, Sezai Karakoç, hem fakir bunlar, hem parasız yatılılar. Pek beklenmiyordu ama oradan geldi."

Ece Ayhan

Şiirin Bir Altın Çağı, Yky,1993, s.142,146




Tunca Arslan
—Sayın Ece Ayhan, şiir forumuna, düzenleyicilere ve katılan şairlere çok sert bir tepki gösterdiniz. Ülkemizin şiir serüveni içinde nereye oturtuyorsunuz Poesium'u?

Ece Ayhan— Bütün Cumhuriyet tarihinde şiir yoktur. Unutulmuştur, ıskalanmıştır. Bunun sorumlusu, benim "sosyalbürokratlar" olarak nitelediğim insanlardır. Bunlara  "sosyaldemokratlar" da deniyor. "Devletin memurları" da denilebilir. İşte bu Poesium  da, düzenleyenler de, işin başındaki Hilmi Yavuz ve Özdemir İnce de tamamen bunun uzantısıdırlar bana kalırsa.Herkes gördü olan biten rezilliği. Ben bu iki kişiyi şair bile saymadığımı yazmıştım geçen yıllarda.  Yeteneksiz, sıradan, güvenilmeyen insanlardır bunlar. Bunlar işte o şiiri ıskalayan mantığın devamcısı olarak düzenliyorlar bu şöleni. Kesinlikle arızi bir olay değil bu. Mesele, eskilerin dediği gibi, "Şair şairi, dilenci dilenciyi, çömlekçi çömlekçiyi sevmez" meselesi değil.

(…)

T. A.— Yanılmıyorsam Poesium’a toplam iki buçuk şairin çağrıldığını söylediniz?

E. A.— Evet, toplam iki buçuk şair. Dağlarca ve Anday büyük şairdirler.  Onlar iki ediyor, buçuk da İlhan Berk. İçlerinde tek sivil şair de o zaten. Gerisi hep askeri şairdir. Orta karar şairler... Zavallılar bile var. Şimdiden katılmayacaklarını açıklayanlar oldu. Bir de katılacağım deyip de katılmayacaklar olacaktır.

T. A.— (…)Ece Ayhan şiiri üzerine çok az yazı yazılmış. Yazılanların çoğu da aleyhinizde. Bol bol sövgü almış bir şairsiniz. Övgü yok denecek kadar az.

E. A.— Başka ne olabilir ki! Beni kafakola alamıyorlar. Şu anda bile –ki 60 yaşındayım- kafakola alamıyorlar. Bir beklentim yok. Bir şey istemiyorum. Ev istemiyorum, rüşvet istemiyorum, para istemiyorum, ödül istemiyorum. Bu güne kadar ödül almayan tek adamım ben.

Ece Ayhan

Şiirin Bir Altın Çağı, Yky,1993, s.147,148




Sait Faik

Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı. Bir gün Nisuaz’da bir grup adama bir şeyler anlatmak ister. Aslında edebiyat çevrelerine pek girmezdi ama, o gün orada işte. Orhan Kemal, Sait Faik konuşmak isteyince şapkasını çıkarıyor Orhan Kemal köylü kökenli olduğu için kapalı yerde şapkayla oturur, köylüler kapalı yerde şapka çıkarmaz ya evet şapkasını çıkarıyor, “Sen şapkama anlat” diyor, kendi konuşmasını sürdürüyor. Sait Faik dövünerek çıkıyor. Bir şey de yapmıyor. Horlandı. (s.48)

(…)

Düşünce tarihimiz memurlar dalaşıdır aslında.

Ece Ayhan

Aynalı Denemeler, YKY, 2.Baskı, 2001



(…)

Yine Çengeköy’e geldik sonunda, yukarılarda elektiriği ve suyu olmayan bir eski ev işte. 14 numaralı gaz lambası ışığı iyidir.

(…)

Çengelköy’deki ev yıkılacak. Şimdiden çıkmam isteniyor zaten. Demek gaz lambasıyla yaşamak bile olmuyormuş. Eh, sağlık durumum da pek iyi sayılmaz. Almış yürümüş dedikoduların da bunda payı var tabii.(Ki çoğu doğru değil, ama ne yapacaksın.)

(…)

Artık 64 yaşına bastık. Nice acılar çektik. Tek böbrekle yaşıyorum şimdi. Kalp iyice büyümüş, güm! güm! göğüs kafesini zorluyor. Bir tek sol kulakla duyuyordum, o da ağırlaştı.  Şimdi de sağ dikili göz kanlandı, kan oturan göz çok acıyor. Terslikler arka arkaya geliyor! (geçen yaz iki ameliyat geçirdim, kulak kepçesinde büyüyen bir kanser uru,iyi huyluymuş her nasılsa ve arkasından safra kesesi ameliyatı. Yani vartalar bende gırla! Öyle ama sıfırı da her anlamda tükettik. Kalakaldık mı?

Ece Ayhan’ın Sevgi Özdamar’a yazdığı mektuplardan…


“Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur”,
Sevgi Özdamar, YKY, 2007, 1.Baskı



Silgiler, silerken, silinirler de… (s.7)

(…)

1912’yi hatırlayalım. Paris. Stravinsky’nin “Bahar Ayini” çalınmaktadır. Büyük çoğunluk beğenmiyor, ıslıklar, yuhalamalar. Doğallıkla Stravinsky konserin sonunda yıkılmış olarak Cocteau’yla birlikte bir faytona biner gider, buruşturulmuş olarak. 1913’te aynı yapıt, belki de aynı salonda çalınmış ve çok beğenilmiştir. Ama Stravinsky’nin buruşuk kalıp kalmadığını bilmiyorum. (s.10)

(…)

Bizde, İkinci Yeni’de, yani sıkı şiirde “de” vardır. “De” ufaktır ama, aynı zamanda çok da büyüktür, belki de biz sivil şairlerin bamtelidir. Biz aslında ayrıntı’yız. Ayrıntı, bütünden büyük olabilir bizde. (s.12)

(…)

25 yaşındaydım. Şiir ve “trajedi”nin ancak “insan toplumları”nda geçerli bir şey olabileceğini; ana niteliği çok yavaş değişmek olan bir “topluluk” içinde yaşadığımı; “düşünce” serüveninin bile “memurlar dalaşı”nın yalın bir türevi olduğunu; “adamın dedikleri ya doğruysa?” diyedir düşünmeksizin ve alelacele bir “kötülük dayanışması”na girilebileceğini ben nerden bilebilirdim o günlerde. Yalnız bu coğrafyada derin bir “toplumsal çatlak” olduğunu belli belirsiz seziyordum o kadar. (s.50)

(..)

Yine uzun yıllar önceydi. Üsküdar-Eminönü vapurunun yazlık bölümünde seyahat ediyordum. Birçok satıcı gelip gidiyordu. İçlerinden birisi ise elindeki bir yazıyı yolculara göstererek amacını gerçekleştirmek istiyordu ama nafile. Yolcuların hiçbirinin ilgisini çekemiyordu. O sırada başka bir satıcı ona doğru eğildi ve şöyle dedi: “Boşuna uğraşma, konuşmayana kimse para vermez.”

Bunları niye anlattım? Sağır ve dilsizlerin dünyası görmeyenlerin dünyasından daha karanlıktır. “Körler ses çıkarır çünkü ve sesi işitirler. Ses çıkarmak görmekten önemli. Bilimsel olarak söylemiyorum ama insan ses ve öfkeden ibarettir.(s.62)

(…)

Rüzgâra iyi bakmak lazım. Bugün beni seviyorlar ama, sırf rüzgârdan. Rüzgârlar nasıl esiyor ve ne zaman kesiliyor? Geçmişte karalandıysa ve bugün övülmek istemiyorsa rüzgârdandır. Nâzım’ın aleyhinde konuşanlar, etkisinde kalmışlardır. Altında ezilenler Nâzım’ı kınıyorlar. Tank gibi ezmiş adam. (s.65)

(…)


Asım Bezirci’ye…

Tedavülden kaldırıldığını bir türlü fark etmeyen eleştirmen arkadaş! Nasıl oluyor şu işler? Anlatsana dinleyelim? Hem halkın önünde duruyor eleştirmenler, hem kendilerine ateş edilince eğiliyorlar! Sonra da halka dönüp, “bak aziz okuyucu milleti sana ne hakaretler, ne ağır laflar ediyor,” diyebiliyorlar.(…)

Bir kere sizin halk sözcüğünden muradınız, tedavisi olmayan bir karıştırma sonucu, sadece emlak sahipleridir.(…)

Toplumsal koşullar üzre şiirle toplum arasında öyle aşksız bir bakışım, simetri bizim görüşümüz ve alışkanlığımız değildir! Bu olgunun varlığından hangi sonuç çıkar? Hemen söyle? Var elde bir: Asım Bey arkadaşımızın diktanın en iyi eleştirmeni olduğu!

Darılmaca yok, kuyu senin kuyundur.

(s.72,73)


Ece Ayhan

Sivil Denemeler Kara,YKY, 2.Baskı, 2001



Köydeyken adına Güzel Ayşe adıyla bir türkü çıkarılan annem Ayşe Deniz, Tepebaşı’ndaki Lala birahanesinde ya da az ileride Beşinci Daire’deki Novotni çalgılı gazinosuna Nezahat takma adıyla çıkmaya hazırlanıyordu, tam. s.(8)



(…)

Ece Ayhan: Bu yaşadığımız (gerçekten yaşıyor muyuz bilmem?) aritmetikli tarihte, bu uslu coğrafyada ya da. Peki sen bir kedi olsan ne kedisi olurdun Ömer? Dikkat et ben bir sokak kedisiyim ha!

Ömer Uluç: Ben olsa olsa sarhoş bir kedi olabilirim. Beni bu dünyada en çok meyhane ya da bar garsonları tanır. s.(10)

(…)

Bugünlerde gazeteler kurnazlıkla Kamu İktisadi Teşebbüsleri devlete kamburmuş diye yazıyorlar. Oysa ve ama kimse ayağa kalkıp da ‘devletin biz insanlara kambur olduğu’nu belirtmiyor.(…) Kendisini şiir kâhyası kılan Mehmet H. Doğan 10 yıldan beri çıkmakta olan Beyaz’ı almıyormuş, Turgay Özen’in, Mustafa Irgat’ın, Sami Baydar’ın şiirlerini yıllığına koymamış. s.(20-21)

(…)

Ben şiirde ecza var mı yok mu ona bakıyorum. Ama sonuna hiç kimseye kefil olamam. Kendime bile kefil olamam. O bilinmeyen, kimyasal bir şeydir. s.(39)

(…)

Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar. Oysa olduğu gibi, alçakgönüllü davranmak asıl özgünlük. Yükselmek için, sevilmek için çaba göstermedik. Bizim öyle bir derdimiz yok. Şiirleri, görüşleri, düşünceleri dolaşıma atmak önemli. (s.40)


Ece Ayhan

Aynalı Denemeler, YKY, 2.Baskı, 2001




İdris Küçükömer’le Çubuklu iskelesinden Şehir Hatları vapuruna binmiştik sabah. İşletmeye yeni açılmış Boğaziçi köprüsünün altından geçeceğiz.

Binlerce ama yüzbinlerce güneye göçen çıkınsız ve koca kafalı göçmen kuşu yeni çatılmış köprüden ve onun denize düşen gölgesinden dehşetli ürkmüşlerdir. Ve köprünün altından bir türlü geçemiyorlardı. Eski milyonlarca yıllık babadan kalma göç yollarında sanki kollarını ve bacaklarını yana açmış kapkara bir canavar!

Kuzeyden gelen kuşlar orada dönenip duruyorlardı. (Dönmek değil dönenmek. Yani kısır döngü.) Durmadan da yeni gelen akrabaları eski arkadaşlarına ekleniyordu. Belki onbinlerce yüzbinlerce kuş olmuştu orada. Bir o yana, bir bu yana döneniyorlardı ama kesinlikle hiç birbirleriyle çarpışmadıklarını fark ettik.

Ece Ayhan

Poelitika, Haz: Eren Barış , Ortadünya, 2007, s.183

Ne türden olursa olsun, gerçek şiirin, çağdaş toplumlarda, öyle “ayrılmış” bir yeri filan yoktur, söylenenlerin, yalanla başlayıp yalanla bittiği dillere destan olmuş bütün bayram demeçlerinin aksine.

Eh, toplumuna göre değişebilir biraz bu, kötülüğün koyuluğundan, iyiliğin açıklığına kadar —iyilik de, olanaksızlığın iyiliğidir. (…)

Tekin değildir şiir pek, iyi gözle bakılmaz ona, taş atar durup durduğu yerde çok dalgalara; çünkü şiir, bir yerde, gerçeğin de yedilmesidir; yani, ortaya konuşuyorum, şiir gerçeği yeder.

İşte böylesi bir olumsuz yeri vardır şiirin toplumlarda. Sonuçlayarak diyebilirim ki, bir toplumda yeri olmayışı onun yeridir. (…)

 

Ece Ayhan

Yeni Dergi, Ekim 1970, Sayı: 73


                                                              ***

(...)

Ece Ayhan: Yalnız ‘Sıkı Şiir’de değil, bütün tarihte “şiirin kâhyası” çoktur galiba?

Cemal Süreya: Evet, şiirde kâhya sayısı şair sayısından fazla. Herkes şiirden anladığını sanıyor. İşin ilginç yanı, bir noktaya kadar anlıyor da. Herkes ressama, müzisyene hayran; onların işine karışmıyor. Ama tutup şaire yol gösteriyor. Bunun iyi yanı da yok mu? Şiir ülkemizde herkesin işi olmuş. Şiir üzerine laf yürütenler sevimli değnekçilerdir. İşlerini açıktan açığa yaparlar. Bir de senin dediğin “gizliden gizliye kâhyalar” var. Onların sayısı çok az be!

(...)

Ece Ayhan: Caz?

Cemal Süreya: Şiirimi şöyle özetlemeye kalkıştım bir ara;

“Güneşten yırtılmış caz, kavaldan dökülen gökyüzü”

Tabii, bir yakıştırma bu, yaklaşık bir laf.

“İkinci Yeni” kaç kez defnedilecek yahu!

(...)

Ece Ayhan: Müzik? Ben şiirden değil müzikten geliyorum.

Cemal Süreya: Güneyde küçük bir koy var. Biri oraya şavklı mahşer otobüsleriyle gitmişti. O koy, o otobüsler, o şavk hayatın özüdür. Müzik daha da özüdür.

(...)

Ece Ayhan: Türkiye’de şiirler sessiz çekilir. Ses sonradan (masada) eklenmiştir şiirlere.

(1990)



Ece Ayhan

Şiirin Bir Altın Çağı, YKY, 1993, s.165


                                                                 ***


Filiz Aygündüz:
Canınız bunca yanarken şiiri düşünebiliyor musunuz?

Ece Ayhan: Bakın bir örnek vereyim. Vaktiyle ya herru ya merru diyerek Zürih'ten Türkiye'ye döndükten sonra menenjit oldum.Bir arkadaşla Boğaziçi köprüsünde gidiyoruz. Sultantepe'de balkonda otururken şiir ekseninde düşünürdüm, karşıya geçen motorlardaki balonculardan para alıyorlar mı diye. Tam köprüden geçiyoruz bir yandan kusuyorum menenjit yüzünden, bir yandan da baloncuları soruyorum arkadaşa.Yani dün ve bugün, hastalıkta ve sağlıkta hep şiir düşündüm ben.

5-9-1999 tarihli Milliyet Gazetesi'nden...


                                                               ***


(...)

Sizler, benim anladığımca, çok büyük çoğunluklar, kalabalıklar yani, hep kestirmeden gidiyorsunuz; bu çürük çarık akıl yürütmelerinizle de, öyle görünüyor, gideceksiniz de. Bu helal yollarda, bu yanlış değer yargılarına dayandırılmış yöntemlerle 'gerçek' nasıl bulunabilir, bulunamaz ki. Her alanda insana çok büyük yanlışlar işleten şu (içinde belirli bir kurnazlığı da bulunduran) 'algı ortalaması' bizim bu topluluk'ta nelere patlıyor, anlamıyor musunuz? Bir masal kurulmuş!(s.10)

(...)

Aşağı yukarı 28-29 yıldır şiirler yayınlıyorum. Eleştirmenlerin yazdıkları yayın kitaplarıında adım hiç geçmez ya da geçerse  şöyle bir değinilir; derledikleri seçkilerde antolojilerde de şiirlerim yoktur (geniş oylumlu, hemen her şairin olduğu seçkilerde bile benden pek az şiir alınır.) Çeyrek yüzyılı geçen bir zaman sürüp giden bu olumsuzluklar insanın belirli bir yargıya varması için ölçüt olmayabilir ama nedendir? diyedir düşünülmesi gerekir. 51 yaşımdayım, kendimi avutamam avutmayacağım da hiç... Kısacası 'kahir ekseriyet' şiirlerimi beğenmemiştir; bunlar bana sözle de 'önemsiz', 'sıradan' şiirler yazdığımı söylemişlerdir. (s.15)

(...)

Anadolu Ortaçağı! İşte tam da burada duruyoruz. Adına ben düpedüz bir "kötülük toplumu' diyorum bunun. Böylece nitelenmiş topluluklarda 'Dallas' gibi dizi filmler ilgi görür görebilir.(s.17)

 

Ece Ayhan

Dipyazılar, YKY, 1996


                                                                    ***


İlhan Berk: (...) Sen şiiri tersinden yazıyorsun; sende bir gemideki fareler, gemiyi bırakmaz, gemi fareleri bırakır; deniz çekilmez kara bırakır denizi; kuşları tutmaz çocuklar, koyverirler, ama kendileri gelip ceplerine girer çocukların, v.b. 'Müesses nizam'ı ters yüz etme vardır sende, bunu hep düşünmüşümdür; neden bu başın ayak, ayağın baş olması? Şaşırtmadır şiir, ilk vurucu öğe odur. Bunun için mi bu şiiri tersinden yazman?
Ece Ayhan: Evet, 'şiiri tersinden yazıyorsun' diyorlar bana. Terslik merslik yok! (...)71'de, bir 12 Mart olmuştu hani (o zamanlar Üsküdar'da, Sultantepe'de oturuyordum, denize arkadan ve yukardan bakan bir ev; oraya sen de gelmiştin bir kez). Evet 71 yaz aylarında oradan, İsanbul limanında, bir lekesiz apak gemilerin fareleri bıraktığını gördüm, gördüm ve gördüm! Terslik bunun neresinde yahu? Tüyler ürpertici gerçekleri sergiliyorsam ben ne yapayım ('aksi adam','hırçın adam', 'tepen adam' genel geçerliliğini iliştirmekler isterler bana hep, bunu da biliyorum. Zokayı yutmayacaksın! Kül yutmayacaksın!)(...)Sonra; şiir, bir şaşırtma da değildir bence. Sonuçlar buna buraya varabilirler başka. Okur'lar 'aykırı bir dal'la karşılaştıklarında, karşılaşınca irkmiş, irkilmiş ya da ürkmüş olabilirler..(...) Sana bu 'Salavin'in Tezgâhtarları' bakışları okulunun korkunçluğunu, ilkelliğini ne desem anlatamam.(...) İstanbul'da, tahta tavanında, tersten işlenmiş bir bilmece bulunan bir kahve varmış. Osmanlı İmparatorluğu kapanırken de dururmuş duruyormuş. Müşterilerin boyunları koparmış tavandaki bilmeceli o nakışa bakmaktan; çözülmek istenir çünkü bir bilmece, hele ustası güzel bezemişse... Ama kimsenin aklına bilmeceyi aynadan okumak gelmemiş, gelmez!


Ece Ayhan
Dipyazılar, YKY, 1996, s.30-31


                                                                 ***


(..)
Kara şiirler denebilir bu yazdıklarıma. Çünkü kara alayın da ötesinde bunlar. Gaddarca bakışları saptıyorum ben. (...)
İmge aslında anlam. Anlam taşıyıcısı. Şiirin birimi. Ama bir başına da değeri var yalnızca araç değil. (...) Biliyorsun 'kurgu'nun ilkesi 'üçleme'dir. Bir şeyin yinelendiğini belirten ilk sayı üçtür. (...) Gençler siyasal şiire yöneliyorlar doğrudan doğruya. Onlar için söyleyebileceğim şey: ' Yek beyza vü sadhezar dâva' - 'Yüz bin gürültü ve sonunda bir tek yumurta'- Ama civcivler sevimlidir sevilir. (...) Şiir de zorlanacak doğallıkla. Şiirin de başka şeyleri zorlaması için. Eski bir sefine gelip hesap sorabilir, baştan ayağa beyaz giyinmiş adamlara.


Ece Ayhan
Ağustos 1970



(…) 1977'de İsviçre’de Zürih’te yaptığım bir konuşmada da söylemiştim: Bence bildiğimiz ‘insan’ (isim ya da sıfat’ sözcüğü bir ‘fiil’dir (edim) hem gerçekte, hem bence. Ve ben insan aklına gelebilecek bütün zamanlarda bu ‘insan’ fiilini  çekmeye çalışırım. Tabii yeni bir sözdizimi ve yeni bir dilbilgisiyle. Hem çaktırmadan yürürlüğe salınmış algı ortalamasına kesinkes karşı olarak. Evet bütün işlediğim iş bu. (…)

Ece Ayhan
Şiirin Bir Altın Çağı, 1993, YKY, s.133

                                                          ***

Hece Edebiyat Dergisi:
Şiir-hayat ve şiir-etik ilişkileri bağlamında poetik görüşleriniz nelerdir?

Ece Ayhan: Türkçe’nin bütün zamanlarında, açıktan koyuya doğru, sıkı şairler de oldu olmuştur, kuru şairler de hep, ayrıca kurusıkı da.
(…) Ben tabiî tuzu kuru’yu ve kuru kalabalığı da ayrıca düşüneceğim. Ben böyle diyorum ya, yine de iyi ve büyük ve de cins şairlerin bunlardan çıkacağını biliyorum. Herkes kendi yörüngesinde ve nefesinde.
Evet, şiir, temelde her türlü belâya karşıdır.(…)
‘Umnibus Debutendum’dan kesinlikle vazgeçmem ben.(…) ‘Her şeyi’ kurcala anlamına geliyor Latince. Kurcala.
Hallac-ı Mansur da düşünceyi didik didik ettiği için ‘Hallac’ sıfatını aldı.(…)
Benim Eceabat’ta ece ovasında gizliden gizliye pamuk tarlalarım var. O ovada yetişen Maydos pamuğu çok sıkıdır. (…)
Geçenlerde “Çanakkaleli Melahat Troya Savaşlarında” diye bir yazı hazırlıyordum. Baktım Troya  Kralının oğlu Paris, Eleniyi Yunanistan’dan kaçırdığında kadın bir kocakarıymış. Samsat’lı latin yazarı Lukianos’a göre Troya’yı hiç görmemiş. Mısır’da ölüyor. Kuşatmanın on yıl sürdüğü söylenir Troya’da. Neden ise tamamiyle ekonomik. Çünkü boğazdan geçen zeytinyağı, şarap, kumaş, kürk, deri, ve baharat yüklü tüccar gemilerinden haraç (…) alınıyor. Altın Postu aramaya gidilirken bile. İsterse ufak bir yelkenli olsun.
Şimdi; diyebilirsiniz ki bütün bunların şiirle ne ilgisi var? Ama bizim anlayışımıza göre gerçek şiir budur işte. Etik budur.

Ece Ayhan
Hece Edebiyat Dergisi, Türk Şiiri Özel Sayısı (Sayı: 53-54-55)
Mayıs/Haziran/Temmuz 2001, s.470

                                                                        ***

18 Haziran 1982

Kardeşim Akif,



(...)Geçmişteki o konunun üzerinde çok durduğum sanılabilir ama bu da değil. O onursuz yaratıkları çirkinliği ilkelliği (...) kovalamamın iki temel nedeni var, biri 1981 Şubat’ı sonlarındaydı, Eceabat’ın Yalova Köyü, ben artık ister istemez Ankara’ya döneceğim, ama 35 kiloya düşmüş annemi köyde bırakmak istemiyorum, hiç param pulum, belirli ufak bir olanağım olmadığı için kadını bir kente Ankara’ya İstanbul’a götüremiyorum, bir çeşit umarsızlık, köyden de İstanbul’daki Ankara’daki eski arkadaşlara bir iş bulabilir miyim? diyedir yazdım ama hiç karşılık alamamıştım.. uzatmayayım, bir-iki gün sonra Ankara’ya döneceğim  Mülkiyeliler Birliği’ne, annem bana şunu demişti, aşağı yukarı aynen “ben de insanım, hakkımı hakkımızı yere koyma, onların arkasını bırakma..” ve bana (ben Zürih’deyken annem benim Çubuklu’daki evimde oturuyordu) bildiğim ama ayrıntısını bilmediğim bir-iki olayı da anlattı O. ve G. Üzerine (o zaman ikisi de komşumuzdu); öteki de şu, biliyorsun kim kime dum duma bir garip ortamda yaşıyoruz, insanlığa aykırı şeylere, olumsuzluklara bile yazın çevresi de toplum da hiç aldırmıyor, benim zaman zaman ‘Mekik’, zaman zaman ‘temel nitelik’, zaman zaman da ‘kötülük dayanışması’ dediğim olguları biliyorsun, böyle bir ortamda temel niteliği bu genel geçerliliği vurguluyorum ki, az ya da çok izler kalsın kalabilsin. Sen mektubunda son, güzel bir şey yazmıştın,’hafızayı beşerin nisyan ile malul’ olduğu üzere; bu toplumun temel bir niteliği de evet unutmaktır, ‘belleksiz bir toplumdur’ hem de her alanda da. Biliyorum ben bir başıma bellek yaratamam, ama sergilemeyi sürdüreceğim içyüzleri.
Gerçek tehlike insana en yakınlardan gelir hep gelmiştir tarihte de bugün de. Söylentilere ne inan, ne de güven, uzun gerçekler ortadadır ve apaçıktır. İşte o yüzdendir ki tüm Türkiye’de benim anladığım anlamda sanatla uğraşan beş-altı insan vardır o kadar, gerisi hep fasa fisodur.(...)



Ece Ayhan
"Kardeşim Akif"(Ece Ayhan'dan Akif Kurtuluş'a Mektuplar),
Haz: Eren Barış,Dipnot Yay., 2011, s.45-46



*



“Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor”
Haz: Eren Barış, Dipnot Yay., 2012, ss.86-87



*




“Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor”
Haz: Eren Barış, Dipnot Yay., 2012, ss.22-23






Ece Ayhan'ın Nahit Hanım'a (Nahit Fıratlı Damar'a) 
yazdığı mektuplardan...
(Öküz Dergisi, Sayı:40, 1997) 
 



ECE AYHAN'IN KİTAPLARINDA YER ALMAYAN BAZI YAZILARI:


Sait Faik'in Açık ya da Gizli Kış Mekânları-2  (Arkitekt, 1992)

İyilik de Kötülük de Yalnız İnsanlardan Gelir (Sombahar, 1994)

"Nurullah Ataç Üzerine" ya da "Aile Öfkesi" (Kitap-lık, 2001)





Bakışsız Bir Kedi Kara - ANASAYFA
Zafer Yalçınpınar  - ANASAYFA



                                                                                                                                   
     e-posta: zaferyal@gmail.com
twitter: @calmayan
 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar tarafından Ece Ayhan Çağlar'ın yaşamı ile poetikasına
saygı olarak hazırlanmış ve 12 Temmuz 2008 tarihinde yayına başlamıştır.