|
|
|
"dipdalga.net" ile... 14 Aralık 2011
Zafer Yalçınpınar: Bence yazınsal, daha doğrusu
sanatsal açıdan, insanın içinde tutamadığı bir şeylerin -bir
farkındalığın, bir düşün, bir dizenin, bir olayın, bir sezginin, bir
fikrin, bir sorunun, bir nedenselliğin, bir imgenin, yani ne yaşanıyor ise
onun yarattığı duygudurumun- “dile getirilmesi”, “tınıması”, kişinin
“konu” uzayındaki bir noktanın duygudurumsal bir “itki” ya da “ilgi”yle
birlikte önemsenmesi, tezahür etmesi sonucunda fanzin doğar... Kısacası,
duygudurumsal arkaplan açısından “özel” olan bir “ilgi”nin tezahürüdür
fanzin... Özel bir ilgi, retorikten arı bir şekilde fanzinle somutlaşır,
diyebiliriz. Yani, öncelikle kişisel ağırlığı olan, kişinin kendisine
yönelimini, duygudurumsal olarak kendisini sınamasını, kendisini
sorgulamasını mimleyen bir “ilgi” hâlidir bu tezahür... Gariptir ki bu
tezahür, “medya” tanımıyla çelişir: -ama gene de yazarı, okuyucusu ya da
çoğaltıcısı için “özel bir ilgiler medyası”dır aslında, fanzin... D.D.: Fanzinler ve
toplumsal mücadeleler ilişkisi nasıldır? Sovyet Devrimi’nde fanzinlerin
önemine ilişkin bazı değinmeler gördüm. Türkiye’de fanzin geleneği için
1990’ların başına tarih veriliyor olsa da, -yeni olsa da- bu ilişki nasıl
biçimlendi? Bu konuda
belirginleşmiş bir izlenimim yok. Çünkü sorunuzun içerdiği tarihçeyi
bütünüyle bilmiyorum. Zaten fanzinlerin bulanık bir geçmişi vardır.
Türkiye’deki fanzin kültürünün -başlangıçta, ilk örneklerinde, ilk kez
“fanzin” adının telaffuz edildiği zamanlarda- ideolojilerle sınırlanmış
olduğunu ya da ideolojilerin sınıflandırdığı toplumsal mücadelerle, işbu
mücadelelerin retoriğiyle, diliyle filan bir ilişkisinin olduğunu
sanmıyorum. Aksi bir durumla başlamıştır her şey... Türkiye’deki fanzin
kültürü, kendini “toplumsal” olanın dışında hissedenlerin kendileriyle
(birkaç benzeriyle) yalnız kalmak, biraz kafa dinlemek istemesi ve
“diğerleri”ni -bütünüyle- umursamamak yönünde başlamış olsa gerek... İlk
dönemlerde, fanzin söz konusu olunca “diğerlerinden kendini soyutlamak”
çok önemsenmiş gibi geliyor bana... D.D.:
Popüler ürünlerin yarattığı bilince karşı fanzinler nasıl
bir imkân sunuyor? Sahici sanatın biricik
olanı sezdirme becerisini etinde ve kemiğinde hisseden bir insan evlâdı, o
“popüler ürün” dediğiniz şeylerle karşılaştığında büyük bir
“pazar/ekonomi/iktisat” bulantısı yaşıyor. Oysa ki “Yeni Kapitalizm”in
hilebaz ve sinsiyet içeren tipolojilerinden, piyasadan uzaklaşmak, biricik
olana yakınlaşmak, biricik olandaki tözü sezmek ve endüstriyel olandan
kurtulmak içindir sanat da fanzin de... Fanzinlerde yer alan konuya,
kişiye, olaya, esere, şiire “ilgi” duyuş biçiminin bir iktisadının
olmaması en önemli şeydi bence... Bu durumda “imgelemin özgürlüğü”
biçimlenebiliyordu. (Sıkı şiirde bu imkân hâlâ geçerlidir.) Bir ilginin,
bir içeriğin, bir imgelemin, bir şiirin iktisadı oluşmuşsa eğer, emin olun
ki o artık büyük ihtimalle sahiciliğini, tözünü ve sıkılığını
kaybetmektedir. Çünkü piyasalandırılmıştır. D.D.:
Fanzin sayısının son yıllarda azaldığından bahsediliyor.
Nedenleri nelerdir? Fanzincinin isyan etme gerekçeleri mi azaldı?
Kültür-sanat tekellerinin iyice semirdiği, yayınlarda aynı isimlerin
döndüğü bir ortamda; yaşamın nabzını tutan fanzinlerin söyleyecek daha çok
sözü olması gerekmiyor mu? Panoptik gözetleme
altında yaşayan sessiz yığınlar ve o yığınların devasa gölgesi... Giderek,
insandan çok eşyaya benzemenin Kafkavari hâli, anatomik suskunluğu,
cansızlaşması... Kendi yokoluşunun ağıtını hafifçe mırıldanan bir
keşmekeş, binbir türlü yabancılaşma, anlamdışı bir kariyerizm, karakter
aşınması, retorik arsızlığı ve uzgörüsüzlük, fikir kelliği tipolojisi...
Mesailer, mesailer,
mesailer... Yöneticiler, yöneticiler, yöneticiler... İşler, müşteriler,
küresel ağ kapitalizmi filan... Toplum mühendisliğine maruz kalanların
saflığı, öğrenilmiş çaresizlik duygusu... Bugünlerde, Yeni Kapitalizm’in
Kültürü’nün içerisinde ne tuhafız yahu! D.D.:
İnternetin gelişimi fanzini nasıl etkiledi? Fanzin arşiv
projeleri bu geleneğin devamlılığına nasıl bir etkide bulunabilir?
Elektronik ortamdaki fanzin arşivleri, fanzinin fotokopi kokan aurasını
zedeler mi? Ne tür önlemler alınabilir? Bakın, ben bu internet
olumsuzlamalarına katılmıyorum. Blog sistematiğiyle yayımlanan yazılar,
şiirler Marslılar tarafından, Marslıların alfabesiyle yazılmıyor! Çizilen
resimler, çekilen fotoğraflar filan Marslıların fırçasından, objektifinden
çıkmıyor. Gözün ve sözün ucunda insanın zihni var, insanın hakikati var,
olmalı, olacak! İnternette de kaleminin, gözünün, sözünün ucunda kalb ve
vicdan taşıyanlar var, olmalı, olacak! İnternette kullanılan imgelem başka
evrenlerin filan imgelemi değil. Zaten, bence, sıkı fanzincinin fotokopi
kokan bir aurası da yok artık. O fotokopi işleri 90’ların sonunun ve
2000’lerin başının medyasıydı, çoğalım tekniğiydi. Bugünün medyası,
çoğalım tekniği, internet üzerindedir... D.D.:
Mevcut kültür-sanat eleştirmenliği, edebiyatın
sektörleşmesinde nasıl bir tahakküm yaratıyor? Bu sistem yeni seslere
hangi ölçülerde açık? Ben, titizlikle ve
özenle icra edilen bir
kültür-sanat eleştirmenliği filan göremiyorum ortada... Ne yapısal, ne de
post-yapısal olarak hakikat ihtiva eden, aydınlatıcı bir eleştirmenlik
göremiyorum, yok. Kısacası, ortalıkta “eleştiri” yok, “üleştiri” var.
Bugün, Yeni Sinsiyet tipolojisinin çeşitli oligarşik söylemlerini, menfaat
çeşitlemelerini, cehaleti ve hodbinliği primlendirişini, yandaş/paydaş
etkileşimlerini, tüm o “karakter aşınması”nı filan “eleştiri” diye
okuyoruz. Tarihi bir hatadır, tarihi bir ilüzyondur bugün yaşanan şu
“eleştiri” dansözlükleri, kıvırtmaları... Edebiyatın, sanatın özünü
terketmesi ve endüstrileşme sürecine yönelmesidir bu... Yeni
Kapitalizm’in kendine yeni “çıkar yollar” bulma çabasıdır tüm o
“eleştiri/üleştiri” numaraları... D.D.:
Düzensiz de olsa uzun yıllar yayımlanmış fanzinler var mı?
Fanzin eyleminin uzun soluklu olmayışının nedenleri
neler? Tözle, sahici olanla
süreğen bir ilişki kuramazsın. Yanarsın... Kül olursun Kerem gibi... O
noktaya geldiğinde, ya sahte bir tavırla “yola devam” diyeceksin ya da
yayını, bahsettiğin o fanzin eylemini durduracaksın, dinleneceksin. Her
şeyi yeniden düşünceksin, göğe bakacaksın bir süre... Bu böyledir. Fakat,
düşün ki sahtecilikle, statüko arayışıyla, yalanla dolanla 70 yıl boyunca
yayın hayatını sürdüren “soluksuz, yaşamsız, içsiz kalmış” bazı “mezarlık
dergiler” var tarihimizde... “Bir çöplüğe dönüşmektense varlığımı
noktalarım” diye düşünüyor olabilir fanzin ve çevresi... Haklı da.
D.D.:
Sokak şairleri, sanatçıları fanzincilerin ruh ikizleri mi?
Ortaklıklar nelerdir? Benzerliğin kökeni,
hakikat yolunda kalb ve vicdan arayışıdır: “Eşya olmak” yerine “insan
olmak” arzusudur. Şiir ve şair özelinde başka benzerlikler de vardır;
örneğin “imgelemin özgürleşmesi” açısından içsel olarak
kardeştirler... D.D.:Metropollerde (İstanbul, Ankara, İzmir) ve
dışında, kültür-sanat endüstrisine karşı duruşunu önemsediğiniz bandrollü
yayınlar var mı? Varsa, isim verebilir
misiniz? Kültür-sanat
endüstrisine karşı veya yancı duruşuyla olmasa da bazı özel ilgilerim
nedeniyle önemsediğim ve takip ettiğim bandrollü yayınlar var. Ama isim
vermek istemiyorum. D.D.:
Kültür-sanat endüstrisine mesafeli bazı muhalif dergiler,
dağıtım şirketlerinin istediği yüksek fiyatlar nedeniyle bu ağdan çekildi.
Bu durum fanzin kültürünün özgünlüğünün ve fanzinci duruşunun bir onayı
olarak görülebilir mi? Görülür... Ama
çevrimsel ya da iklimsel, yani “geçici” bir onaydır bu aslında... Bak, bir
şeyi açıkça ortaya koymalıyız; “dağıtımdan çekilmek” dediğin şey, “yeni
kapitalizmin kültüründen çekilmek” anlamı taşımıyor. Aslında, tersine, bu
“çekilme” olayı okuyucu profiline ilişkin bir kapristir, şovdur hepi
topu... Misal, dağıtımdan çekildiğini söyleyen dergilerin kaçının etiket
fiyatı yarı yarıya azalmış? Eminim ki çok azdır... Yani bu “çekilmek” hikâyesi sahici
bir tavır değildir. Yarın öbürsü gün, dağıtımcılara ya da benzer bir “Yeni
Kapitalizm” sistemine “Eyvallah” diyeceklerdir sanıyorum, eli
kulağındadır. Görürsün... D.D.:
Bildiğimiz kadarıyla fanzin eylemi, kültür-sanat aleminin
dışında konumlanmayı; günlük hayatın gerçeklerinden yola çıkarak, sisteme
isyanı ve direnişi ifade eder. Hiç bu öze aykırı tutumlarla karşılaştınız
mı, fanzinin bir basamak olarak görüldüğü
durumlarla? Evet, defalarca
böylesi şeylerle karşılaştım... Özellikle de 20o9-2011 arası bu konuda çok
belirleyiciydi, çok kritikti. Ama en üzücüsü şuydu bence: “Yeraltı
Edebiyatı” denilen söylemin bir basamak ve menfaat enstrümanı olarak
kullanılmasına, alt-kültür dilinin ve imgeleminin endüstrileşmesine (yani
“imgelemin özgürleşmesi” yolundan çıkarak Yeni Kapitalizm söylemlerinde
erimesine) böylelikle de o alt-kültürün anlamsızlaşmasına şahit oldum. Son
2-3 yıl içerisinde “Yeraltı Edebiyatı” denen şey fabrikalaştı...
Hande
Edremit ile... 1 Nisan 2011 Zafer
Yalçınpınar:
“İsimlerin hesabı yoktur müdürüm!” diyorum sevdiğini söylediğin bir
şiirimde. Sahici edebiyatı, öze dair bir imi, şiirselliğin sıkılığını
cetvelle ölçemeyiz gibi geliyor bana... Sıkı şiir nedir senin gözünde?
Bunu bir koyalım ortaya... Kafadan... Hande
Edremit: Sıkı
şiir.. Herşeyden önce şiirdir yani hiçbirşeydir. İşaret eder ancak kendisi
işaret ettiğinden bağımsız bir gerçek-üretecidir. Gerçekle ilişkisi
gerçekdışıdır. Yazan kişi hedef tahtasını gördüğünde, okun varmasını ya da
ıskalamasını umursamaz. Hareketi, süreci yaratırken, kendi gibi
kalamamasına bağlıdır. Böylece hedef hiçbir zaman gerçekleştirilemez. Şiir
sıkıysa şair yaptığı şeyi
sonradan fark edecektir. Peki, siz sıkı şiir yazan biri olarak bu durumu
nasıl açıklarsınız. Şiir ve yazma hareketi arasında nasıl bağlantı var?
Nasıl oluyor da o boşluğu yaratabiliyoruz
anda? Z.Y.:
Bence, şiir, sözün ötesindekine varmaya, sözün ötesindekiyle buluşmaya
çalışır. Söz, özün giysisidir. Tarih boyunca böyle olmuştur. Şiir, verili
noktadan ayrı olarak kendini biçimlendirir, böylesi bir meta-imgelemdir.
Yani sıkı şiir, sözün ayrıcalığını -kutsallığını- imgesel olarak
savunabilir, geliştirebilir ancak. “Anlam ise sonradan gelir” diyor ustam
Oruç Aruoba. Aslında “anlam” denen şey, anlamın gücüne inanan bilimsellik,
“ilerleme ilkesi”, şu, bu, anlama ilişkin ne varsa filan 2. Dünya Savaşı
sonrasında çok büyük bir darbe aldı. “Strateji ile Performans” hastalığı
diyebileceğim bir şey kaldı geriye 2. Dünya Savaşı sonrasında...
Endüst-realite, kapitalizm, iktisat retoriği, sosyoloji, psikoloji
retoriği filan da bu yıkımın ürünüdür. Sonuçta, düşün/düşünce ortamı
tıkandı. Çünkü düşün/düşünce ortamı da şiir gibi pragmatik değildir. Yani
sonuç odaklı değildir, süreç odaklıdır. Sıkı şiir, senin de dediğin gibi
pragmatik bir şey değildir. Gecikmelidir. Bu nedenledir ki şiir ve felsefe
arasında tarih boyunca kopmayacak sıkı bir bağ var. Bu nedenledir ki
günümüzün sıkı şiirinde dizeler birer “önerme” biçiminde de kurulabiliyor.
H.E.:
İkinci
Dünya Savaşı sonrası düşün ortamının durumunu ortaya koydunuz. Bunun
izleri şiirlerinizde de ifadesini buluyor. “Çöplerinizden tanırım sizi.”
diyorsunuz Hafız:
Kimlik’in bir yerinde. Çöplerin yüzünde kimliğin göstergesi vücut
buluyor. Yeniden üretilmiş gerçekliğin içinde bizi çöpe, “iğrence”
yönelten bir şey var gerçekten de. Samimi ve arayışı kucaklayan bir
şey. Değerin, çöpe dönüşme süreci çok hızlı, kanıksanmış... Artık
çöp deyince muz kabuğu gelmiyor aklımıza; kendimize, hayata yönelişimiz
geliyor. Arzu duyduğumuz şeyi çöpe çevirme süreci ömrü ifade ediyor.
Ama biliyorum ki biz bunu is-te-me-di-ği-mi-zi fark ediyoruz. Edilgen
tüketmeyen süjeler olmak mümkün değilse de kesif durma halleriyle
boşluklar koymayı öğreniyoruz; koşullandırmalarla kendi aramıza.
İsteğimizi fark etmek için buna mecburuz çünkü. Gene Meydansız’dan gitmiş
olacağım ama, ben bu dizeyi rahatsız etmek istiyorum: “sizi/çöplerinizden/bilir/im.” Z.Y.:
Çok
önemli bir yerden yaklaşıyorsun, çünkü Meydansız’daki şiirlerimin tümünün
Paul Éluard’ın “Boşluk bakışlarımın biçimini taşıyor” dizesini teyit eder
nitelikte bir türev işlevselliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Bir meydanın
boşluğu, böylesi bir boşluğun sürekli yinelenmesi -hatta Ionesco’ya
gönderme yapalım; o meydandaki “boşluk selleri”- meydansız kalmanın içe
dönük öfkesi, hümanizmin birliktelik olgusunun zayıflaması gibi şeyler o
kitabımda belirleyicidir. Peki içimizdeki bu “boşluk” duygusunun kaynağı
nedir? Tabiî ki günümüz yaşantısına hâkim olan Yeni Kapitalizm’in
aşıladığı “sürekli yenilgi”dir. Bir önceki kuşak bunu açıkça fark
ediyordu, ama benim kuşağımla birlikte -yani 2000’lerde- boşluk duygusuyla
ve “bezdiri”yle yaşamak içselleştirilmiş bir “tipoloji” haline geldi.
70’lerin ardından, Yeni Kapitalizm’in iktisadi söylemleri, endüstriyel
tüketim topluluğunun kavramsal arkaplanına “bezdiri”yi de ekledi. Yeni
Kapitalizm’in yönetsel süreçleri sürekli bir psikolojik taciz ve
bezdiriyle kamçılanan tüketicileri arzuluyordu: Sürekli tüketecek ve
ürettiği değerden fazlasını isteyecek bir insanlığı... Tüketemediğinde
bezecek, sıkılacak bir insanlığı... “Bezdiri” nedeniyle sürekli kimlik ya
da benlik değiştirecek ve yeniden tüketim arayışlarına girecek bir
insanlığı... (Eskiden “anlam-arayış” vardı, şimdilerde ise
“tüketim-arayış” var.) Yeni Kapitalizm, hayatın her alanında
-evlilikte, dostlukta, sanatta, işyerlerinde- tükettiği kadar mutlu olacak
bir tipoloji yarattı. Bu tipolojinin yaşadığı son ekonomik krizin
kök-nedeni “ürettiği değerden fazlasını istemek”tir. Bu da son dönemde,
her yerde, ama her yerde “bezdiri”yi daha da arttırmaktadır. Bir “hiç” ya
da “boşluk” için işyerlerinde, plazalarda birbiriyle psikolojik savaş
halinde olan, birbirlerine “bezdiri” uygulayan bir topluluk oluştu.
İnsanların kafalarındaki evren tasavvuru, tüketimin sürdürülebilirliğine
ve hızına odaklandı... Peki bu dandik ve çöpvari fotoğrafta “şiir” ya da
“imgelemin özgürleşmesi” nerede duruyor? Çok önemli bir yerde duruyor.
Çünkü sıkı bir şiirin, sahici bir şiirin iktisadı yoktur. İmgelemin
özgürleşmesi yolunda yazılan şiirler içinde iktisat barındırmaz. Tüm
poetik bildirilerimde bunu işaret ettim. (Son 4-5 sene içerisinde kültür
ajansları, şiir festivalleri, antolojiciler, şiir yarışmaları,
üleştirmenler, jüriler, edebiyat kâhyaları, üçkâğıtçı editörler
filan bu durumu tersine çevirmeye çalıştılar ama başaramadılar.)
Bugün, hâlâ, sıkı şairlerin varlığı, şiir yazabiliyor olmak, özgür bir
imgelemden bahsedebilmek çok önemli bir yüzleştirmedir. Şiir, biraz
önce ortaya koyduğumuz tüketim topluluğunu -gecikmeli olarak- kendisiyle
yüzleştirir. Şiir, imgeleminin gücü, özgürlüğü ve biricikliği oranında
-gecikmeli olarak- insanların insanlığını uyandırır, ayıltır, hatırlatır
niteliktedir. Bu söylediğimin geçerliliğini de, ancak, tarihin ve sözün
salınımını araştırarak, kenarda kıyıda kalmış efemeraları inceleyerek yani
“tarihi bekleyerek” kavrayabiliriz. “Anlam”, işte böyledir, “sonradan
gelir”. En azından ben böyle kavradım, böyle yaklaşıyorum meseleye...
Brecht mesela... Brecht’in yarattığı tiyatro, o günkü tipolojiler ile
halkı yüzleştirmekten başka neydi
ki?
H.E:
Brecht de bunu görünür kılarak yapmayı amaçladı. Bezdiri uygulamaları
topluluk ilişkilerini açıklamada önemli bir yerde duruyor. “Denizaltı
Edebiyatı” adlı bildirinizde “Ödüller insansızdır.” diyorsunuz. Ece Ayhan
da “Şairlere ödüller verileceğini duyunca, şunları düşündüm: Demek yasalar
da yetmemiş, ölüm şairlerle toplu fotoğraf çektirmek istiyor.”
demişti. Günlük hayatta da biraz bu şekilde var olmaya çalışıyoruz
sanki. Fotoğraflarla önceden belirlenmiş bir sahneyi yaratmaya daha kötüsü
yaşamaya çalışarak... Z.Y.:
Ödül konusu son derece karışık bir konu... Şimdi, her şeyi bir kenara
bırakalım ve meseleye dil açısından bakalım: Bugün, “Ödül” dediğimiz anda
imgesel olarak ödülü alan kişiyi ya da eseri değil “ödül sistematiği”nin
kendisini ya da ödülün metasını işaret ediyoruz, yüceltiyoruz,
ayrıcalıklandırıyoruz. Eskiden böyle değildi. Şimdilerde, rekabet,
kazanmak, yarışmak, hırs, farklılık, üstünlük filan gibi şeyler doğrudan
aklımıza geliyor. Ödüllendirme denen şey, Yeni Kapitalizm’in yönetim
süreçlerinin içerisinde düşünüldüğünde bir “isteklendirme” türüdür ve
iktidar heveslileriyle iktidar sahiplerinin buluştuğu bir podyumdur. Ödül,
iktidarın, kendi iktidarını kuvvetlendirdiği bir araçtır. Ödüller sahici
değildir. “Ödül Sistematiği” denen şeyden podyumu, ışıkları, jüriyi, ödülü
takdim edeni, alkış seslerini, o kırıtışları, gazetelerdeki haberleri,
duyuruları filan kaldırın, geriye ne kalır? Şiltler, plaketler filan
kalır. Zaten, bu şiltler, plaketler filan birer “simge” değil midir?
İmgelemi kuvvetli bir şair için “ödül” denen şeyin karşılığı böylesi bir
“sıradan simge” olamaz. Çünkü ödül sistematiğinin demin saydığım
bileşenlerinin hiçbiri de imgelemin özgürleşmesiyle bağlantılı değildir.
Şairin ödülü sıkı şiir yazmak, yazabilmektir. Şairin ödülü; tüm baskılara
rağmen özgür bakışını, imgeselliğinin biricikliğini kaybetmemektir. Derdi
şudur şairin; töze nüfuz edebilmek, tözü imlemek... Şair, şiirinin
sıkılığını, dizelerinin gücünü yarışmalarla, ödüllerle filan teyit
ettiremez. Bakın, bugünün edebiyat ortalığını birazcık araştırdığınızda
“ödülsüz” bir şair bulmakta zorlanırsınız. Herkesin bir yığın ödülü var
yahu... Nerede kaldı bu adamların ayrıcalığı filan? Ama benim dediğim
anlamda, yani imgelemin özgürleşmesi ve töze nüfuz edebilmek yönünde
ödüllendirilmiş şair sayısı bir elimin parmaklarının sayısını geçmez. Bu
nedenle “Ödüller insansızdır” dedim. Ayrıca, şu ödül geyiğini bir kenara
bırakalım, lanet olsun ödüllere filan... Aslında çok merak ediyorum,
“Denizaltı Edebiyatı” bildirisini okuduğunda başka neler hissettin, neler
düşündün, neyi gördün?
H.E:
Denizaltı
Edebiyatı bildirisi...Doğrusu okuduğumda hiç de zarif bir tepki vermedim;
"yuh" dedim. Heyecanlanmıştım. Bu ilk tepkiden sonra defalarca okuyacaktım
zaten. Bu bildiride gördüğüm, kendi bakışımdı. İnsanların da okuyunca aynı
tepkiyi vereceğini sanıyorum. Ama bunun dışında, bildirinin "bizim
edebiyatımız" için önemli bir noktada durduğunu düşünüyorum. Felsefenin
edebiyatımızla temasının, kesişim kümesidir Denizaltı. Olması gerekendir
bir bakıma. Dönem dönem çeşitli bildiriler, konjonktürün önerdiği sanat
anlayışını ifade etmek, karşı çıkmak için yer almıştır her zaman. Ama
burada olan mevcut zihniyetin karşısına geçip bir tersinleme yapmak ya da
bir akıma ismini koymaktan farklı... Uzun zamandır oluşmakta olanın
kendini sızdırmasıdır bence durum... Hans Arp'ın dadayla ilgili söylediği
birşey var; "Biz hepimiz Dada'nın varoluşundan önce de dadaydık." der.
Denizaltı Edebiyatı için de durum böyle biraz. Gerçeği yeniden kurarak
değil ama ona yaklaşarak, içinden, çevresinden geçerek, yine başka bir
gerçeği kullanarak ortaya çıkarma arayışı... Daha başından, sonucu
hedeflemeyen bir arayış. Denizaltı'nda bu açıdan günlük yaşayışımda
hissettiğim, zihnimde duyduğum ve anlatmakta herkesin-her zaman
zorlanacağı şeyin
adsızlığının ilanını gördüm. Bizi imgelere götüren de bu adsızlık.
Kelimeleri içine çeken, varlığı çevresine yaydığı titreşimle
hissedilebilen ama dokunamadığımız, henüz. Denizaltı bu dokunuşun
açlığıdır. Biçimin kendisine atfedilen soytarılıktan sıyrılıp, nefes
aldığının da bir göstergesidir. Bunun gecikmeli olarak titreşimlerini
hissetmeye devam edeceğiz. Bir umuttan çok, öngörü
diyelim. Z.Y:
Evet... Zaten, Denizaltı Edebiyatı’nı bir “manifesto” olarak değil de
“bildiri” olarak dile getirmemin nedenlerinden biri de bahsettiğin
öngörüdür. Daha doğrusu diğer bildirilerimle birlikte düşünülmesi gereken
sezgisel bir alan derinliğidir. Ben denizaltı edebiyatı bildirisiyle
birlikte sıkı şiir için özel bir alan derinliğinin gerekliliğini işaret
ettim. Şiirsel derinliğe önem vermemin bir nedeni de “Yeraltı Edebiyatı”
denen şeyin endüstrileşmesi, iktidara ve gaddarlığa paydaş olmaya
başlamasıdır. Bunu dilde de görüyoruz. Yani, tümü için söylemiyorum ama
yeraltı edebiyatı heveslilerinin çoğunluğu imgelemin özgürleşmesi yolunda
hareket etmiyor artık... Bir ezberin peşindeler sanki. Oysa ki sıkı şiir,
ezber bozar! Ezberlenemez! H.E:
Sıkı
şiiri tanımamıza yetecek kadar biliyoruz artık onu. Peki metinlerde,
özellikle kurgu metinlerde durum nasıl? Son zamanlarda yaratıcı yazım ve
kolektif yazın üretiminden sıkça bahsediliyor. Çeşitli grup çalışmaları ya
da bir takım yaratıcı yazarlık kursları düzenleniyor. Bununla ilgili bir
takım kitaplar ve “yöntemler” mevcut. Bunun yazın üretimiyle nasıl bir
ilişkisi olduğunu düşünüyorsunuz. Kurgu metni yaratan
nedir? Z.Y.:
Sözlerinde
sanki senin de rahatsız olduğun bir “endüstrileşme” durumu var. Bunu
hissediyorsun, bundan rahatsızsın ama açık açık ifade etmiyorsun gibi...
Kurgu aslında çok önemli bir şey... Tipoloji, olay, imgelem, uzam ve
zamanlama gibi birçok bileşenin arasındaki dengeyi sağlayan bir kimya...
Sadece düzyazıda değil şiirlerde, şiirsel metinlerde de önemli... Ancak,
özellikle 70’lerin başında “yapısalcılık” hemen hemen tüm kurgu
metinlere hâkim oldu. Kurgu metinlere “endüstri” kokusunu bulaştıran da bu
“yapısalcılık” zaten... Edebi metinlere birer “mühendislik” işi gibi
bakılmaya başlandı. Anlatı yerlemlerinin hesabı tutuldu birer muhasebeci
gibi... Bu noktada sinemanın gelişimi ve endüstrileşmesi de
önemli... Ancak, kurgu meselesinde bir “doz aşımı” var gibi geliyor
bana... Şöyle ki, sorunda bahsettiğin kollektif çalışma, ekip çalışması
filan bana Yeni Kapitalizm’in “üretim adası” mantığını hatırlatıyor.
Artık, üretimde fordizmin klasik üretim bantları yerine “yarı otonom”
diyebileceğimiz üretim adaları mantığı, proje yönetimi kafası var.
Projelendirilen bu metin yazarlığı birlikteliklerinde, endüstriyel yaşamda
sık sık gördüğümüz maliyet, zaman ve risk yönetimi gibi şeyler söz
konusu... İşin içindeki “yaratıcılık” bu “yarı otonom” durumdan
kaynaklanıyor. Fakat, yaratıcılık denen şeyin ön-koşulu “farkındalık”tır.
Özel bir “bilinç” mertebesidir. Şimdi, sormak lazım; o yarı otonom çalışma
gruplarından kaç tanesi içinde bulundukları dönemin post-yapısalcı
nitelikte olduğunun ve iktidar denen şeyin de artık merkezileşme
olmaksızın yoğunlaştığının, yani imgelemi, imgelemimizi sinsice, yeni
sinsiyet aracılığıyla ele geçirdiğinin farkında? Sonuçta, -Turgut Uyar’ı
selamlayarak söylüyorum- edebiyat ve edebiyatçılar işine bakmaz, göğe
bakar... Fakat, sanıyorum ki o yaratıcı yazarlık mecraları işlerine
bakıyorlar sadece... Oysa ki kendilerine Julio Cortazar gibi sıkı
yazarları örnek almaları gerekirdi. Bence “kurgu”nun edebiyat tarihindeki
zirve noktası Julio Cortazar’dır. Cortazar’ın “kurgu” konusundaki dozu,
kurguyu kullanışı çok dengelidir. Ya da Sait Faik’i düşünelim, neden
kurgudan bunca kaçmış... Sahi, Sait Faik ve eserleri hakkında ne
düşünüyorsun? Sence Sait Faik kurguyu ne kadar
kullandı?
H.E:
Evet, işlerine bakan birileri var. Takdir ediyorum, bu konuda samimiyim
ama aynı zamanda uzağım da... Sait Faik'in kurgudan kaçışı onun yaşamı
sevme biçimindeydi bence. Dünyayı kurmaktansa, onu göstermeyi tercih
ediyordu belki de. An'a yakalananlardandı o da. Son'u değil, hedefi değil,
kıyısında olmayı seviyordu. Kurguyu kullanmaktan çok, algılarken kurgu
diye niteleyeceğimizi bilerek, olanın olmasına izin veriyordu. Hep
"belki", "bence" diye konuşuyorum ama, bu "emin" olmaktan iyidir
diye düşünüyorum. Faik'i de "emin", "katı" ya da "savunucu" olarak
düşünemiyorum. Ondan bu şekilde bahsetmek pek doğru gelmiyor. Çok güzel
ifade ettiniz az önce; "Edebiyatçılar göğe bakar..." Bu konuda net birşey
söylenecekse o da Lüzumsuz Adamlar'ın açtığı yoldan nice Lüzumsuz'ların
gelmekte olduğudur. Projelendirilemez. Formüle edilemez.. Elbette bu
şekilde pek çok şey üretebilirsin, ancak işte o boşluk meselesine geri
döneceğiz. Zamanın aşılabilir olduğu bir noktada, merkezsiz, iletisiz
metinlerin, keşfedilmiş, işaret edilmiş, gösterilmiş kendileri. Kendileri
dışında, metnin dışında birşeyi işaret ederken yakalıyoruz. Yakaladığımızı
sanıyoruz. .. Peki, söyleşmeye çöple başlamıştık, buradan bir delik açıp,
-ç-'nin iki harfini değiştiriyorum; çay. Çay aslında zaman gerektiren,
üstelik de dramatik bir içecek ancak günlük hayat dediğimiz, mevcut
olmayan o dünyada çay da pek bir hızlı. Çay'ı çay yapan nedir? Gerçekten
bırakalım iktidarın, metnin merkezsizleşmesini ve hepimizin elindeki o
bardağa dönelim. Z.Y.:
Bana göre, çayı çay yapan demlenmesidir. Yavaş yavaş, düşüne düşüne,
acelesiz, kısık ateşte, terlemesi, demini almasıdır. Harman da önemli ama
demlenme daha önemli... Çayın bir keyif unsuru olduğunu ilk kez orta son
sınıftayken farkettim. Bir arkadaşımla beraber, gitarlarımızı kapıp Fethi
Taner’in Büyükada’daki evine gitmiştik. Fethi Taner’in adadaki evinde
koridor boyunca ilerlerken, mutfaktan mükemmel bir çay kokusu geliyordu.
Sonra balkonda oturup çay içtik, değişik konular üzerine sohbet ettik.
Çayın bir keyif olduğunu, bir düşünselliği içinde barındırdığını o zaman
anladım. Çay eşliğinde, yani alkolsüz olarak da çok sıkı bir şekilde “Hey
Jude” çalınabileceğini Fethi Taner ispatlamıştı bana... Sonraları, lise
öğrenciliğim sırasında, bir yaz tatilinde, Antalya-Kaş’ta deli bir
kemancıyla tanıştım. Bu kemancının ufak bir kitapçı dükkânı vardı. Adı
Erkan’dı. Sürekli değişik değişik çaylar demlerdi ve sürekli Jean
Luc-Ponty’nin albümlerinden episodlar çalardı. Yasemin çiçeği toplar,
çayın demine kurutulmuş yasemin çiçeklerinden katardı. En sevdiğim çay bu
harmanda olandır. Son yıllarda da Marmara Adası’nda az miktarda “adaçayı”
ile harmanladığım çaylardan içiyorum. O da çok güzel oluyor... Garip bir
şekilde çay içmek “ada” ile özdeşleşti benim için... Benim için en keyifli
çay, adada içilendir. Tahmin edebileceğin gibi, endüstrileşmeden nefret
ettiğim oranda çay makineleri ve benzeri düzeneklerden de nefret
ediyorum. Bir de tabiî ya, “çay” dediğimizde aklıma “Boston Tea
Party” olayı geliyor. Ama o ayrı ve özel bir konu...
H.E:
Evet, kesinlikle katılıyorum. “Düzenekten çay”; uyurgezer çayı diyorum
buna, bilinçsiz, suya katılmış çamurdan farksız. Vapurda, gece sohbetinde,
özenerek yapılan kahvaltılarda, gitar çalarken, kitap okurken, bir de
gazetenin yanında hatırı sayılır çayın... Aslında her gün de gazete
okumam, yanında çay varsa, arada bir törensel olarak okurum sadece… Her
duruma göre farklı bir uyumu, zamana katkısı var. Zamana katkıdan öte,
kendine dair bir zaman dilimi, yaşayışı var çayın... Yormayan, destek olan
bir tarafı da var sanki. Çay sakindir, kahvenin aksine. Ada olayı
kesinlikle bambaşka… Çocukluğumun bir kısmı adada geçmişti, paten kaymayı,
elde yenen patates köftesini felan orada öğrenmişimdir. Ada deyince,
aklıma hemen “Ada bir füg’dür.” Sözünüz geldi. Gerek şiirlerinizden
gerekse, edebi bildirilerinizden adanın düşün dünyanızdakini önemini
biliyorum. Ada, adabeyi kelimelerini geri
çağırmadan önce; rüzgâr ve iskele de kendi hakkını ister. “Şiir
denizaltı iskelelerine yanaşır.” Ama nasıl? Ada bir de hep, başka
bir dünya düzenin kurulduğu, yeni toplumsal ilişkilerin yaratıldığı-
yaratılabileceği serbest bir yaratı alanı olarak düşünülegelmiştir. W.
Shakespeare, F. Bacon, T. More gibi adamlar ütopyalarını ancak adada
yaratabilmişlerdir. Bizde de ada hep keyfi ve uzakta olmakta halini
çağrıştırıyor sanki. Ondaki güven, huzur, diğer yandan bir
sınırlandırılmışlık… Ancak gene de “tercih sebebi” olması… Bir de adadaki
insanda hep bir “bekleyen” taraf vardır sanki… Mutlaka biri gelecektir
çünkü “dışarı”dan… Nedir bu ada’nın zihnimize ve halet-i ruhiyemize
etkisi? Z.Y.:
Çoğunluğun
turizm kafasını, yapay eğlencelerini, bohemcilik oyunlarını, mavi sürgün
ayaklarını, içip sapıtanları, yeniyetmeleri filan bir kenara iterek
cevaplamalıyım bu sorunu...
Ada yaşantısı benim kaderimdir. Adada geçen günlerim gerçekten bir
füg halidir benim için... Adanın kendisi de varoluşu da yaşamın fügü
gibidir. Beni iyileştiren, bana yaşadığımı anımsatan, beni derinliğe sevk
eden yegâne ve yâdigar yerdir ada... Ben yaşamayı adadan öğrendim sanki...
Kalbimin attığını, nefes aldığımı, yaşamın yaşam olduğunu, dostluğu,
emeği, insanlığı adada öğrendim. Adanın rüzgârı, denizi, gökyüzü ve
oradaki yaşantım, dostlarım benim varlığımın kanıtıdır. En iyi şiirlerimin
imgelemini adada kurdum ben. Gece denizini mürekkep olarak orada gördüm,
rüzgârın denize ve ağaçlara devinim kattığını, düşünce kattığını orada
hissettim. Balıkçıların öfkesini, coşkusunu, beklentilerini, meramet
sanatını, her şeyi! Şiirin bir vatoz balığına, vatoz balığının
hareketlerine benzediğini orada, babamla birlikte balığa çıktığım günlerde
anladım. Şiir derindedir. Ona kolay kolay ulaşamazsınız. Aslında, onun da
size ulaşması kolay değildir. Bunu ada gösterdi bana... Şiirin varlığı,
varoluşu, adanın imgelemi benim için yaşamın, yaşamamın
kanıtıdır. H.E:
Vatoz’un
Salınımları’nda, “Anlam ortalama zekânın durağıdır.” diyorsunuz. Kaspar
gibi anlamı yakalamaya çalıştıkça çaresizleşiyoruz belki de. Ama elimizde
bu ufak tefek kanıtlar da yok değil, yaşamaya dair. O kanıtları
kurcalamaya çalıştık, yapabileceğimizin en iyisi budur belki de... Güzel
bir söyleşi oldu. Memnuniyetsizliklerimizle ve yaşamdan aldığımız
keyifle buradayız, olacağız. Z.Y.:
İmgelemin özgürlüğü yolundaki umudumuzla birlikte buradayız, bekliyoruz...
Çok teşekkür ederim bu sıkı söyleşi için... * “Evvel
Üzerine” Emin
Karabal ile... 29 Temmuz 2011
Emin
Karabal: Öncelikle Evvel Fanzin kendini ilk
bakışta nasıl tanımlar? Bir şeylerin platformu mudur; öyleyse “neyin” veya
“kimin” platformudur? Evvel Fanzin’in eklem noktaları
nelerdir? Zafer
Yalçınpınar: “Bakış”
dedin ya, aslında çok güzel bir yerden yaklaştın… Evvel’i, geçmişin sıkı
değerlerine yani geleceğe uzanan, uzanmakta olan değerlere doğru yaşamsal
bir bakış olarak tasavvur etmek gerekiyor. Bu bakışı bir “anlamlandırıcı”,
“sezinleyici” ya da “değerleyici” olarak ifade edebiliriz. Evvel’in bakışı
ve süzülümü boşluğu rahatsız ediyor. Paul Valéry’nin çok sevdiğim bir
dizesi vardır; “Boşluk, bakışlarımın biçimini taşıyor.” (Sessizlik…)
Neyse… Sorduğun soruya fazlaca mistik yaklaştığımı fark ettim. Sonuçta
Evvel -birincil olarak- edebiyat, yazar, şiir, şair ve sanat efemeraları
ile belgelerini derleyerek insanlarla paylaşan, insanların edebiyat-sanat
buluntularına erişebilecekleri bir platformdur. Kısacası Evvel, bazı konuların ve
insanların “fan”ıdır. Edebiyat ile şiir
konusunda son derece ilkeli, derli toplu, kendine güvenen, yerinde ağır ve
poetik bir mekândır. Farklı sanat disiplinlerinde kendilerini kanıtlamış,
ancak yaşantılarına bakıldığında içsel açıdan kardeş olan Ece Ayhan, Kerim
Çaplı ve Kuzgun Acar ilk aklıma gelen isimler… Sait Faik, Bilge Karasu, Oruç Aruoba, İlhan Berk de
Evvel’in önem verdiği isimler arasında… Bu insanlara ait her türlü efemerayı, şiiri,
buluntuyu, dergilerde kalmış yazıları, kaynakları paylaşıyoruz. Evvel’e
“fanzin” dememiz de bu noktadan kaynaklanıyor. Bununla birlikte, Evvel’in
özellikle ilgilendiği birçok konu
başlığı da var; dilbilim felsefesi, caz,
sokak sanatı, fanzinler, bağımsız sinema, sahaflar, imzalı kitaplar, özgür
neşriyatlar, adalar kültürü ve Marmara(Mermer) Adası, İstanbul-Kadıköy
Kültürü, Fenerbahçe Spor Kulübü tarihi, koleksiyonerlik kültürü, eski ve
yeni edebiyat dergileri, edebiyat ve sanat oligarşisine karşı verilen
mücadeleler, ikinci yeni şiir akımı… Peki, tüm bu konular ve
ilgiler kimin için… Duvar saatleri gibi
ahmak ve kibirli olmayan, eşyadan çok insana benzeyen herkes
için. E.
K.: “Evvel”,
“Sonrasızlık” ve “P.A.T.”, daha da geriye gidersek “Kuzey Yıldızı” ile
nasıl bir ilişki içinde? Bu dönüşüm süreçlerine, en çok da Evvel
dönüşümüne etkeyenler nelerdir? Z.Y.: Bu
oluşumların ortak yanı şiir ve hakikat arayışıdır. Bu yolda çaba
göstermek, inanç ve inattır. Kafamda sürekli çınlayan iki imge var. İlki
kimin dizeleriydi şimdi hatırlamıyorum; “yıldızlara yakın olmak
isteyenler, kasabalarını uçurumlara kurarlar.” İkincisi ise Nâzım
Hikmet’in dizelerinden… Demin de atıfta bulundum; “duvar saatleri
gibi ahmak ve kibirli olmamak / eşyadan çok insana benzemek”. Bu iki
imgelem ve duruş çok önemli… Bu duruş bir evrilme gerektiriyorsa, Evvel de
evrilir. E.K.: Evvel sadece internet tabanlı bir
yapıya mı sahip yoksa bir baskı uzantısı var
mı? Z.Y.: Evvel,
bilinçli olarak interneti kendine medya olarak seçmiştir. Edebiyat, şiir
araştırmaları, arama, atıf, takip imkânları, arşivleme, tasarım ve maliyet
avantajları, söylem-bağlam analizi kolaylığı, pdf paylaşımı ve özgür
neşriyat düşüncesi, tenkit-cevap hızı açısından ve tüm editöryal
enstrümanlarıyla internet çok verimli ve kuvvetli bir zemindir. Ben
internet yayıncılığı için yaftalanan olumsuz düşüncelere katılmıyorum.
İnternet yayıncılığının olumlu gelişmelere vesile olacağını düşünüyorum.
Bakın, internette yazılanlar Marsça yazılmıyor! Yazanlar da Marslı değil!
Tıpkı diğer medyalarda, matbu dergilerde olduğu gibi internette de kötü
yazarlar, kötü eleştirmenler, üleştirmenler, kötü şiirler, cukkacılar,
statükocular, sahici olmayan şairler filan var. Ama bunun tersi de yani
iyileri ve sıkı olanları da var. Ve bence Evvel gibi platformlar arttıkça
sahici edebiyat ve sıkı şiir, imgelemin özgürleşmesi adına çok önemli
birer mihenk taşı haline gelecektir. E.K.: Evvel’in deyimiyle “Aksak Kolaj”ı
iskeletlendiren, tam dağınık bir cisim bırakmayan öğeler tam olarak
nitelendirilebilir mi? Blog üzerinden yayın yapan Evvel’in biçimini bu
“Aksak”lık mı oluşturuyor? Z.Y.: Bu biçimi
ve türevlerini benimsedim, göze aldım. Tıpkı müzikte, caz davulcularında
ve caz cümlelerinde olduğu gibi… “Anlam”ın coşkusuzluğunu böylesi bir
biçimle ve “aksak”lıkla azaltabilirsiniz ancak… Post-endüstriyel
dönemin en önemli karakteristiğidir bu
fragmante biçim… Evvel’de yer alan kılavuzda söz konusu fragmante yapının
gerekçelerini uzun uzun yazdım, oradan okunabilir. Fakat şunu da ilave edeyim hemen; Evvel’in
karakterini “standartlaşma, azamileşme, senkronizasyon, uzmanlaşma,
yoğunlaşma ve merkezileşme” gibi endüstriyel aksiyonlardan kaçınması hatta
bunlara karşı durması belirliyor… Belirleyecek
de. E.K.: Eski platformlardan bu yana gelen
okuyucuları dışarıda bırakırsak Evvel, yeni okuyucuyu nasıl görüyor,
kendisini nasıl göstermek istiyor? Önceki soruda sorduğum öğelerle yeni
okuyucunun geneliyle arasında bir ilişki kurmak mümkün
mü? Z.Y.: Evvel,
okuyucusunu ciddiye alan, önemseyen özenli bir platformdur. Okuyucusu da
Evvel’i ciddiye alır, önemser, Evvel’e özen gösterir… (Sessizlik…) Tekrar
edeyim; Evvel’in takipçileri ile destekçileri “kültür endüstrileri”
karşıtı bir mizaçla sahici edebiyatı ve şiiri arayacak, yeni
sinsiyet tipolojisine ve kifayetsiz
muhterislere karşı duracak, bazı değerleri “gözleri gibi” koruyacak özenli
ve sahici insanlar olacaktır. E.K.: Evvel’in statik olmaktan çok,
eleştirileri ve bildirileriyle yeni bir arayış içinde olduğunu
varsayıyoruz… Evvel, kendisinin ileride el vereceği teşkilin nasıl
olduğunu sezinleyebiliyor mu? Z.Y.: Evvel ve
çevresi -senin de ifade ettiğin gibi- durağan ya da etrafı çitlerle
çevrilmiş bir oluşum değil. Evvel, kendini sürekli yenilemeye ve
geliştirmeye çalışan, imgelemin özgürleşmesi için mücadele
eden, korkusuz, ilgilendiği konulara ya da insanlara karşı sorumluluğunun ve
yükünün bilincinde olan, yayımladığı poetik
bildirilerde ve tenkitlerde hakikati arayan, mutat zevatların muhteris tipolojisi ile
yeni
sinsiyet’in retorik arsızlığına karşı olan,
en önemlisi de sahici edebiyatın, sıkı şiirin, poetikanın ve sanatın
haysiyetine -o “kalb ve vicdan” boyutuna- yerden göğe kadar inanan bir
platformdur. Gelecekte de bu değerlerini, özelliklerini ve ilkelerini
koruyacaktır. Söz konusu ilkeler kimde, nasıl tezahür olur, orasını
bilemem. Kimse de bilemez. Ama tahminim, gene, yani gelecekte de “eşyadan
çok insan olanların, insana benzeyenlerin” Evvel’i takip
edeceğidir.
“Blind
Cat Black Türkiye Gösterimi Öncesinde” Barış
Yarsel ile... 4
Temmuz 2010 Barış Yarsel: Kasım 2009'da E. Ayhan
Çağlar'ın kitaplarına girmeyen "Takma Göz" isimli
şiirini Khalkedonista fanzin ile birlikte tek sayılık, tek sayfalık bir
fanzin olarak yayınladınız. Buradan başlayarak, hem E. Ayhan Çağlar'ın
izini sürmenizin kısa hikayesini alalım, hem de şiirde "Başka bir göz
varmış / çocukken bende / şimdi bir göz taktılar ki / sormayın" diyen
"ödülsüz şair" Çağlar'ın "kurumsallaşmış" edebiyat çevreleri tarafından
görmezden gelinmeye, unutturulmaya çalışmasına değinelim. Ece Ayhan
(kızma, ben yine ona böyle sesleneyim) gibi bir şair, zaten kendini
savunabilir kuşkusuz, ancak bu "kötülük yağmuru" da dinecek gibi
gözükmüyor, ne dersin? Zafer
Yalçınpınar:
2007 senesine kadar Ece Ayhan’ı unutturmak yönünde belirgin bir çaba
vardı. Çünkü edebiyat dünyasının mevcut vasatlığı, edebiyattan nemalanmaya
çalışan ortalama idraklılar ve kifayetsiz muhterisler Ece Ayhan’ın
şiirinin, yaşamının, poetikasının geleceğe uzanacak kadar yetkin ve sıkı
olduğunu fark etmişlerdi. Hatta bu kapsamda Ece Ayhan’ın poetikasının
geleceğin şiirini belirlediğini bile düşünebiliriz. Durum böyle olunca Ece
Ayhan’ın dirisine yaptıkları gibi ölüsüne de “sessizlik suikastı”
uygulamaya çalıştılar. Zamanında, Ece Ayhan söz konusu kifayetsiz muhteris
tipolojisinin üzerinden tank gibi geçmiştir. Vasat edebiyatçıların Ece
Ayhan’ı unutturmak yönündeki çabalarına karşı ilk tokat İlhan Berk ile Ece
Ayhan’ın mektuplaşmalarını içeren “Hoşça Kal” adlı kitabın Ece
Ayhan’ın ölümünden hemen sonra yayımlanmasıdır. Ardından 2007’de Eren
Barış’ın hazırladığı “POeLİTİKA” adlı kitap da çok önemli bir kırılma
noktasıdır. Bu iki kitabın ardından –özellikle de Eren’in kitabının
ardından- o vasat kesimler Ece Ayhan’ı unutturamayacaklarını anladılar.
Şimdilerde ise hemen hemen her alanda olduğu gibi Ece Ayhan konusunda da
çeşitli dezenformasyon girişimleri var. Ece Ayhan’ı desteklemediği
düşüncelerle, kavramlarla, olaylarla tanıtmaya, yapay bağlamların
içerisinde Ece Ayhan’ın adını kullanmaya, hiç olmadık ve yersiz şeylerle
Ece Ayhan şiirini ilişkilendirmeye çalışıyorlar… Bütün bu girişimlere
karşı verilebilecek en güzel cevabın, atılacak en güzel tokadın Takma
Göz, İnsanların Kötüsü, İnfanta, Bir Gemi gibi Ece Ayhan’ın pek
bilinmeyen, kitaplarına girmemiş çok özel şiirlerinin tekrardan
dergilerde, fanzinlerde ve bazı platformlarda yayımlanması olduğunu
düşünüyorum. 1950-1960 döneminde yazılmış, çeşitli dergilerde (özellikle
de Yenilik, Yeni Ufuklar adlı dergilerde) yayımlanmış fakat Ece
Ayhan’ın kitaplarına girmemiş böylesi birçok şiir var. 20-30 adet… Ece, bu
şiirlerinin hepsini de “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış… Şunu da
söyleyeyim hemen, bu yakınlarda “İnsanların Kötüsü” adlı şiir Underground
Poetix’in 6. sayısında yeniden yayımlanacak… Ece Ayhan’ı daha doğrusu
Ayhan Çağlar’ı anlamak istiyorsanız, o şiiri mutlaka okumalısınız ve
içselleştirmelisiniz. Bir de, tabii ya, Chris King’in “Blind Cat
Black” adlı sürrealist zombi filminin Türkiye gösterimi çok önemli… Çok
sıkı, oturaklı ve yerinde bir tokat… Bakın, dünyanın öbür ucunda bir taife
Ece Ayhan’ın şiirlerini, neye ulaşmaya çalıştığını kavrayabiliyor, fakat
bizim edebiyat ortalığımız –bilerek edebiyat ortamı demiyorum- hâlâ Ece
Ayhan’ın evrenselliğini kabullenemiyor... Bile bile anlamazlıktan
geliyorlar filan… Hayret yahu, işte sana bir kötülük
dayanışması! Buradan, “Kötülük yağmuru” meselesine gelelim… Kendisiyle
yanmış, kalb ve vicdan sahibi, sahici insanlar oldukça o yağmurun bir sele
dönüşmeyeceğine eminim! B.Y.:
Chris King’in ve Poetry Scores'un “Blind Cat Black” ismiyle çevrilen
kitaba dair yaptıkları müziklere ulaşma süreci nasıldı? Ortaya çıktığında,
Türkiye'den tepkiler neler oldu? Z.Y.:
İnternette gerçekleştirdiğim periyodik Ece Ayhan aramalarım sonucunda
Chris King’in ve Poetry Scores taifesinin “Blind Cat Black” adlı albüm
çalışmasından bazı parçalara rastladım. Zaten Murat-Nemet Nejat’ın
“Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar” çevirisi ile Chris King’in
konuya ilişkin bir yazısını Virgül Dergisi’nin ilk sayısından
hatırlıyordum. Chris King’le bağlantı kurup albümdeki tüm şarkıları ve
şiir okumalarını derledim. Evvel’de (o zamanki adıyla Sonrasızlık’ta) ve
bazı platformlarda “Blind Cat Black” adlı albümü, şiir okumalarını ve
şarkıları paylaştım. Ayrıca konuya ilişkin bir haber de Birgün
Gazetesi’nin kültür-sanat sayfalarında ve Karga Mecmua’da yayımlandı.
Fakat bizim dandik edebiyat ortalığımız işbu olayı da görmezden geldi.
Edebiyat dergilerinde konuya ilişkin tek bir satır bile yer almadı. Bakın,
bizim edebiyat ortalığımız gerçekten vasattır ve Ece Ayhan’ın poetikasının
sıkılığı, sahiciliği altında bugün bile ezilmektedir. Mesele Ece Ayhan
olunca kaçacak delik ararlar, sinsiyete düşerler, çünkü onun yaşamının ve
şiirinin karşısında eziktirler… Bu nedenledir ki Ece Ayhan’a hâlâ
“sessizlik suikastı” uygulamaya çalışmaktadırlar. Fakat hikâye gene
basittir; kalbinde kendisinden daha büyük bir çocuk taşıyanlar, Ece
Ayhan’ın görmezden gelinmesine izin
vermeyecekler… B.Y.:
Ece Ayhan, Öküz Dergisi tarafından yapılan bir söyleşide kendini İskorpit
balığına benzetmiştir. Kendi deyimiyle, "sardalyelerle, köpekbalıklarıyla,
kayabalıklarıyla bir iskorpit olarak" uğraşır. Şahsen bunu, yine
"tüzüklerle" nerede ve hangi durumda olursa olsun çarpışmaya devam
etmesinin metaforu olarak algılıyorum. Tahmin kuşkusuz. Ece Ayhan
Denizli'de kaymakamlık yaparken farkettiği, araştırdığı ve belki de
kaymakamlıktan el çektirilmesine giden durumdaki tavrına, yaşadıklarına
bakınca, "Fazla batıya açılma yoksa doğuya düşersin" sözünü hatırlıyorum.
Bir kahin gibi sanki. Öte yandan, mülkiye mezunu E. Ayhan Çağlar nasıl
böyle iktidar karşıtı kara duygulu, akkor karamsar bir şair oldu? Onun
iktidar karşıtlığını nasıl okumalıyız? Z.Y.: Hemen öncelikle şunu belirtelim; Ece Ayhan, tek başına,
tarihin derinliklerine nüfuz etmiştir ve kendini bu derinlikte bulmuştur.
Tıpkı metamorfoz geçirmemiş veya diğer balık türlerinden daha az
metamorfoza uğramış bir iskorpit balığı ya da familyasının canavar
benzeri, korkutucu, tarih öncesi görüntüsü gibi… Yaşadığı dönemde karakter
aşınmasına uğramamış tek edebiyatçı diyebiliriz Ece Ayhan için… Ece
Ayhan’ın mülkiye mezunu bir mülki amir olarak altı sene boyunca görev
yaptığını da aklımıza getirelim. Ben bu noktayı çok önemsiyorum. Bugünkü
iktidar karşıtı kesimler “Ece Ayhan iktidara paydaş olmuştur aslında” diye
hileli bir bakış geliştiriyor. Bugünkü iktidar yandaşları ve paydaşları
ise dolaylı olarak şöyle diyor; “Ece Ayhan bizdendir. Bizim gibi,
tüzüklerle çarpışarak büyümüştür.” filan... İki yaklaşım da yüzeysel...
Zaten, Ece Ayhan söz konusu olduğunda onu “yakınsama” mantığıyla ele almak
ya da “durumcu ilişkilendirme” benzeri şeylerle yola çıkmak topyekün bir
hatadır. Hatadır çünkü Ece Ayhan mevcut pazarlara en uzak çiftçidir ve ona
göre pazarın yapısını, pazardaki şeylerin değerini belirleyen -kendisi
gibi- pazara en uzak çiftçilerdir. Ricardo’nun iktisat teoremini kendisine
örnek alır ve kendi yaşamının marjinal faydasını, marjinalitesini böyle
ifade eder. Ece Ayhan’ın aradığının, işaret etmeye çalıştığının doğucul ya
da batıcıl bir düşüncenin türevi olduğunu da düşünmüyorum. Bunlardan
sıyrılmıştır Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın temel karşıtlığının bir “insanlık”
anlayışıyla ilgili olduğu aşikârdır. Ve Ece Ayhan’ın kafasındaki
“uygarlık, insanlık ve duyarlık” seviyesinin, bütünlüğünün batıcıl ve
doğucul düşünceden çok ileride, en uçta farklı bir noktada oluştuğunu
görüyoruz. Her şeyden önce “gaddarlık” ve “sinsiyet” karşıtıdır Ece
Ayhan... Mülki amirlik yaptığı dönem onun düşüncelerini bu konuda daha da
pekiştirmiştir, toplumun -kendi deyişiyle topluluğun- hakikatini
görmüştür, hissetmiştir. Böylelikle, yaşadığı deneyimler ya da
içselleştirmeler sonucudur ki kimse mülkiyetin teorik ve uygulamalı
kötülüklerini Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez.
B.Y.:
Ece Ayhan'ın şiirlerini, yazılarını okurken, tarihe dönmek zorunda
olduğumuzu görüyoruz. Ama arkamızı değil tabi. Yüzümüzü. Türkiye
şiire kapalıdır diyordu, haklıydı bence, entelektüel ya da aydın yoktur bu
ülkede, "okumuş" denmeli diyordu. Şuraya bağlayacağım, "toplum çöküyor,
çökecektir! tarih ölümlerle yürüyor" diye bağırmıştı bir zaman. Tarihi mi
düsturlu okudu da onu hiç şaşırtmıyor ve şaşırmıyor-uz, hepimiz ve inatla,
hâlâ? Z.Y.: Kaçamak bir cevap vereyim bu soruna… Hâlâ orta ikiden
ayrılan çocuklar var. Eh durum böyle olunca tarihi düzünden okuyanlar ve
onlara zarfsız kuşlar gönderenler de olacaktır. Basitçe, “haklılığın
inadı” diye bir şey vardır ve öyle ya da böyle gaddarlığa karşı yaşamın ve
tarihin vicdanı olarak varlığını sürdürecektir. Hikâye bu kadar basit
aslında. B.Y.:
Müziğe de sıklıkla ve sıkı eğilirdi. Yeni müzik, atonal müzik, 18. yy tür
müziği derken, orada da tarihe tersten bakıyordu. Şiirlerinde müziği nasıl
kullanıyordu? Z.Y.: Müzik ve şiir, tarihin derinliğindeki imgesel gizleri,
insanlığın yaşadığı evrimi veya deliliği kavramanın en sıkı yoludur. Müzik
ve şiir “im”e nüfuz eder. Gerçek kök nedenlere, muhalefet düşüncesine
filan ancak şiiri ve müziği inceleyerek ulaşabilirsiniz. Ece bunu
biliyordu. Armonilerin oluşumunu, kontrpuan gibi şeyleri inceledi ve
bunların ayrıntılarını öğrendi. Şiirdeki ve müzikteki armoni yapılarının
imgesel karşılığı olabilecek değişik sözcük haritaları oluşturdu
kafasında… Bu haritaların semantik, morfolojik, fonetik ve dizgesel
ilişkilerini, dilbilimsel dengelerini inceledi. İmgesellikteki tarihsel
duygudurumları ve bunların tuşelerini araştırdı. Sonra da bunları yıkarak
geleceğin yapısıyla, yepyeni ve bambaşka bir imgelemi oluşturmaya,
gelecekle benzeştirmeye çalıştı… Bunu denedi, hatta Ece Ayhan için “Bunu
göze alan, alabilen ve bu yolda yöntemli olarak ilerleyen tek şairdir”
diyebiliriz. Atonal müzikle ilgisi de bu kapsamdadır…
B.Y.:
Bizans'ın, şehri kuran Vizas'ın atlı bir tanrıya tapmasından hareketle,
atından inmeden sevişen Vizas'ın İstanbul'unda Ece Ayhan kendini şairden
saymaz kimi zaman. Herkes uzak durmaya çalışıren bilinçli bilinçsiz Ayhan
şiirlerinden ya da onu tek dizeyle alıntılayıp küçük toplumlarında öne
çıkarken çeşitli nedenlerle, itiraf edeyim, ben Ece Ayhan'ı okurken
kendimi çıplak hissediyorum. Garip bir utanma duygusu geliyor,
ürperiyorum. Kavga ediyorum ve şaşırıyorum ve kızıyorum ve ağlamaklı
oluyorum. Sonrasında ise garip bir huzur baskın çıkıyor, haklı olduğunu
düşünüyorum. Çok bahsedilmez belki ama, ben Ece Ayhan'ın en çok "Çok Eski
Adıyladır" ismiyle yayımlanan kitabını severim. Birinci baskısı, eskimiş,
solmuş duruyor kitaplığımda. Şöyle açılıyor kitap: "Şimdi, Aşağısı,
Yukarısı, neresidir bilir misin?" Anadolu Ortaçağı'ndayız diyordu, biraz
önce de söyledim, onu okurken bazen bir kahin bazen bir sosyolog ya da
toplum psikoloğu gibi gördüğüm oluyor. İlk Ece Ayhan okuduğunda ve yıllar
sonra tekrar okuduğunda hissettiklerin nelerdi? Değişen
neydi? Z.Y.: Bakın, Ece Ayhan seçkinci biri değildi. Özellikle de
maddesel çevresinde, yaşamının görünen kısmında… Ancak bildiği, düşündüğü,
araştırdığı, imlediği şeyler hem o dönemde, hem de şimdilerde seçkin
diyebileceğimiz, bambaşka şeylerdi. Mülkiye’de iyi bir eğitim almıştı,
sinemaya, deneysel müziğe çok düşkündü. Çeşitli vesilelerle Avrupa’yı da
görmüştü. Her tarihsel konuda çok meraklıydı. Avrupa ve Osmanlı tarihinin
göz ardı edilmiş dehlizlerini, gediklerini filan çok iyi biliyordu. Yani,
tarihi doğru okuyordu. Fransızca ve Osmanlıca biliyordu. Dünyada, ikinci
dünya savaşına kadar diplomaside Fransızca hakimdir. Bu nedenle birçok
tarihi belgeyi ve olayı Fransızca’dan inceleyebilmiştir, sosyolojik
kavramları da Fransızca üzerinden içselleştirebilmiştir. Osmanlıca bildiği
için de, Osmanlı İmparatorluğu üzerinden gelişen doğuyu da, kendi
tarihimizi de doğru okuyabilmiştir… Bunlar onu entelektüel anlamda çok
kuvvetli kılmıştır. Yıllar sonra bunu fark
ettim. B.Y.:
Bir söyleşisinde şöyle demiştir: "Mülkiyet hırsızlıktır. Bu cumhuriyet
emlak cumhuriyetidir. Ne düşüncemin ne de şiirimin iktidar olmasını
istemem. Ben insanın peşindeyim" Oysa artık hep iktidar kavgasındayız.
Evde ve siyasette, işte ve yollarda. İktidarı istememek, onun için
savaşmamak karşısında bedel ödetiyor toplum. Karamsar mısın? Z.Y.: Karamsarım ama benim karamsarlığım Ece Ayhan’ınkine
benziyor; akkor! Daha önce de söyledim, merak edenler “kömürün elmasa
dönüşmesi” meselesini, hikâyesini araştırsın. B.Y.:
Bu ülkede, şimdi şimdi anlıyoruz ki, ezilenlerden yana siyasette yer
alması gerekenler oldukça geç farkettiler Ece Ayhan'ı. Olsun, yine de
görsünler! Bunda, sağ ya da sol olsun, hiçbir cemaatten olmamasının da
etkisi olabilir. Bu yönüyle, politikacıların dize alıntıları yaptığı
ülkenin toplumunda, dize gelmeyen Ece Ayhan'ın son günleri hakkında neler
söylemek istersin? Z.Y.: Söyleyecek fazla bir şey yok… Sonuçta, Ece Ayhan, kendi
deyişiyle, bayrağı dikmiştir. Artık ayarlar ya da aymazlar, orasını
bilemeyiz. Ece Ayhan hem sancakla hem de davulla isyan etmiştir.
Gelecek için, düzayak çivit badanalı bir kent kurmak adına isyan
etmiştir. Hayatını da bu isyan ve kovgunluğun ruh hali
belirlemiştir. * “Kömürün
Elmasa Dönüşmesi Üzerine”
Deniz
Fidan ile... 1 Mart
2010 Deniz
Fidan: Ahmet Orhan,
Poelitika'daki yazısında, Ece Ayhan’ın ‘Çok Eski Adıyladır’
kitabında "iktidarın olmadığı bir yeryüzü imgesi barındırmadığını"
söylüyor. Oysa, en belirgin olarak "Devlet ve Tabiat"ta, iktidar kavramına
olan dışlayıcı bakışı fark edebiliyoruz. Sizce, eğer varsa, bu değişimin
sebebini Ece Ayhan’ın şiir ve sanat çevresiyle yaşadığı olumsuzluklara mı
bağlamamız gerekir? Zafer
Yalçınpınar:
Soruyu “Ece Ayhan’ın iktidar karşıtlığı nasıldır?” şeklinde ele almak
gerek. Şimdi, her şeyden önce, Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu olduğunu
unutmayalım. Yani istesek de istemesek de bir “devlet adamı” eğitimi
almış. İktidar ve devlet yapısını, rol modellerini, devlet retoriğini,
sınıfsal yapıyı ve diğer bileşkeleri, enstrümanları filan biliyor. Hatta
sınıf arkadaşlarından daha iyi biliyor. Çünkü onlardan daha meraklı;
sezgileri ve hakikat ile haklılık yolundaki inadı daha kuvvetli…
Eğitiminin ardından pratiğe ya da uygulamaya geçecek imkâna da ulaşıyor.
Yani bir mülki amir -kaymakam- olarak altı sene kadar görev yapıyor.
Tüm bu yaşantılar “devlet ve iktidar” denen şeyi hem kuramsal hem de
uygulamalı olarak çok iyi tanımasını sağlıyor. Belki de “iktidar”a maruz
kalmaktan ya da “iktidar” uygulamaktan tiksiniyor. Bu tanıma süreci, Ece
Ayhan’ı diğer her şeyden çok daha fazla olarak bir “iktidar karşıtı”
yapmış olabilir. Sonuçta, sıradan ya da alışılmış bir iktidar karşıtı,
aslında, neye karşı olduğunu yani “iktidar” denen şeyi Ece Ayhan’dan daha
iyi bilemez. Koşutlamayı genişletirsek, o senin bahsettiğin şiir ve sanat
çevresi filan da daha iyi bilemez. Birkaç kişiyi saymazsak, o şiir ve
sanat çevresi gerçekte Ece Ayhan’ın dostu değil. Sadece Ece Ayhan’a hayran
olmuşlar, ondan etkilenmişler filan… Bunları bir kenara bırakırsak Ece
Ayhan, “topluluk” denen şeyin topluma dönüşmesini çok istiyor. Asıl amacı
ve beklentisi budur. Ama gün geçtikçe özde bunun gerçekleşmediğini,
gerçekleşmeyeceğini görüyor. Gün geçtikçe toplum refleksleri göstermeyen,
hatta mevcut özelliklerini de kaybeden bir toplulukla karşı karşıya
kaldığına inanıyor. Öyle de… Ece Ayhan’ın düşündüğü, kafasında kurduğu
“insanlık” ve “insan olmak” başka türlü… Kısacası, hayal kırıklığına
uğruyor Ece Ayhan… Bu topluluğun sahiciliğe ulaşamayacağını, “insanlığa”
ulaşamayacağını düşünüyor. Karamsarlaşıyor… Zamanla, karamsarlık alaya
dönüşüyor. Ardından da çok büyük bir tarihsel hesaplaşmaya ve haklılığın
inadına dönüşüyor. Durum bundan ibaret aslında… Sonuçta, Çok Eski
Adıyladır’da Ece Ayhan’ın bir düşünsel değişikliğe uğradığını sanmıyorum.
Ama derinleşmiştir Ece ve bence Çok Eski Adıyladır adlı kitabında E.M.
Cioran’ın şu sözlerinin tarihçesini yazıyor gibidir; “Hükmetmek bir zevk
ve bir zaaftır. Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı
arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.”
Z.Y.:
Ece Ayhan, “Ben karamsarım. Ama benim karamsarlığım akkordur” der. Bunu
yaşamıyla ortaya koymuştur. Başına gelen binlerce olay, umutsuzluk,
onun inadına inat katmıştır. Olumsuzluklar onu karakter aşınmasına
uğratacağına, kendisinden uzaklaştıracağına, aksine, Ece Ayhan’ın
kendisiyle yanmasına neden olmuştur… Neyse o olmuştur Ece… Kendisinden,
özünden, doğrularından, şüphelerinden, kök nedenler arayışından,
bildiklerinden, bulduklarından, sezdiklerinden, anlam arayışından kısacası
sahiciliğinden hiç dönmemiş, aksine derinleşmiş ve sürekli olarak boyayı
kazımaya çalışmıştır. Kapkara bir boyayla uğraşmış ve boyayı her
kazıdığında daha da kara ve daha da zorlu bir boyayla karşılaşmıştır.
Uğraştığı “kara” Ece’nin eline gözüne bulaşmıştır hep… Ama boyayı kazımaya
devam etmiştir. Bu durum bir “karşıtlık” –kontrast- yaratıyor. Ve
karşıtlık her zaman parlar. Örtüleri sevmez Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın
hayatı, zihninde, çok derin bir yerde “kömürün elmasa dönüşmesinin eczası
ya da kimyası olarak şiir” düşünmekle, tasarlamakla, yazmakla ve
araştırmakla geçmiştir. Bu büyük deneyin belli aşamalarında başarılı
olduğunu da söyleyebiliriz. Akkorluk, işte, Ece Ayhan’ın kömürden
dönüştürmeye çalıştığı o elmasın akkorluğudur. Kazıdığı
boyalardır. D.F.:
Kitaplarınızda şairden "Ayhan Çağlar" diye bahsediyorsunuz, bunun sebebi
nedir? Z.Y.:
Öncelikle, Ece Ayhan, 1950-55 döneminde dergilerde yayımladığı ve
yayımlayamadığı şiirleri “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış. O şiirlerin
çoğu şu an baskısı bulunan “Bütün Yort Savular” adlı toplu şiirler
kitabında yer almıyor. Örneğin, “Selanik”, İnfanta”, “İnsanların
Kötüsü”, “Boşluktaki Aptal”, “Takma Göz” adlı şiirler bu kitapta yok. Ve
bu şiirler o tarihte yani Ece Ayhan’ın hayatının ve şiirinin
başında, onun dünyayı nasıl gördüğüyle ilgili çok önemli ipuçları
taşıyorlar. Ece Ayhan şiirinin ipuçları orada… Bir de “Ece Ayhan” ismi
gereğinden fazla kent efsanesi ile ilişkilendirildi. Bundan sıyrılmanın
yolu da ona sivil bir “Ayhan Çağlar” olarak bakmak, öyle araştırmak…
Anlayan anlamıştır bu söylediğimi…
Z.Y.:
Bu konuda bütünsel bir sonuca varamadım. Daha doğrusu vardığım noktayı
belgelendiremedim henüz… Ece Ayhan kendisine “komplo” kurulduğunu
söylüyor. Erdoğan Alkan’ın açıklamalarından bu sonuç çıkıyor… Bir de o
dönemde, yani 68-69’da, Ece Ayhan’ın görev yaptığı bölgede halkevi müdürü
olarak çalışan biri var; Abdürrahim Sercan. Onun bu konuda anlattıkları da
çok ilginç… Sercan, görevli olduğu bölgede, Kaymakam Ece Ayhan’ın
bir tarikatın üzerine çok gittiğini, tarikata çok sert yüklendiğini
ve bu yüzden de Ece’nin bir “komplo”yla alaşağı edildiğini iddia ediyor.
Hatta o tarihlerde yerel gazetelerden birinde bu durumun haber olarak
yayımlandığını da söylüyor. Ama henüz gazeteye ulaşamadık. Bir ulaşsak…
Ama sonuçta, sanıyorum, Ece Ayhan da devlet memurluğundan
filan sıkılmıştı. Asıl neden bu galiba…
Z.Y.:
Olumsuz tarafından bakarsak, Ece Ayhan gibi olmak isteyen ve şiir dilini
körü körüne kırmaya çalışan bir sürü “ıskarta” ve “kopya” zevat doldu
etrafa… Oysa ki Ece Ayhan şiir dilini körü körüne kırmamıştır ve onun
şiirde yaptığı değişim “keyfi” değildir. Ece Ayhan’da farklı birikimler ve
karşıtlıklar var, zaten önceki sorularında bunları anlatmaya çalıştım.
Herneyse… Bahsettiğim bu kötü kopyalar ve ıskartalar ikide bir ağızlarına
“Ece Ayhan” ismini doluyorlar… Bu durum Ece Ayhan’ın isminde ve şiirinde
deformasyon yaratıyor. Bazı yeniyetmeler bu mutat zevatlara inanıyor
filan… Yani olmadık şeylerle ve yapay bağlamlarla Ece Ayhan’ın
ilişkilendirilmesi gibi büyük bir dezenformasyon tehlikesi, numarası var
ortada… O yüzden bu ıskarta zevatlardan ve kifayetsiz muhterislerden
tiksiniyorum. Artık,
geleceğin şiirinin, yani yeni, farklı, sıkı ve sivil şiirin bütünüyle
ikinci yeni akımının devamı olarak vücut bulacağını da düşünmüyorum.
İkinci Yeni’den sadece İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın şiirinin geleceğe
uzandığını, uzanacağını sanıyorum. Yani kısacası, bana sorarsanız, Ece
Ayhan, Türkçe şiire evrensel bir gelecek ve tarihsel bir sahicilik
sağlamıştır, diyebiliriz. Bir de tabii o kazınmış boyaları ve kömürün
elmasa dönüşmesi eğretilemesini de aklımızdan çıkarmamamız
gerekiyor… * Puşt
Ahali Edebiyat Platformu'nun Kapanışı” Senem
Korkmaz ile... 10 Ekim
2009 Senem
Korkmaz: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu ne zaman ve hangi amaçla hayata
geçirdin? Zafer
Yalçınpınar:
Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nu 2007’nin ilk aylarında kurdum. 2007’nin
başına kadar birçok şiir ve edebiyat e-posta grubuna üyeydim. Bu e-posta
gruplarında tartışılan başlıkların “paylaşım” odaklı olmadığını ve
edebiyatın, şiirin içtenliğine ya da sahiciliğine uymadığını farkettim.
Başka şeyler dönüyordu oralarda... Garip bir dirsek teması vardı ve bu
dirsek teması küçük ölçekliyse bir “tarikat”, büyük ölçekliyse de bir
“cemaat” oluşturmuştu. Bu grupların hepsinde de irtica faaliyetleri ya da
unsurları vardı ve iğrenç bir “retorik arsızlığı” göze çarpıyordu. Akım
derken bokum demekteydiler... Sıkı yazılar, şiirler, eleştiriler ve
“hakikat” bu gruplarda paylaşılmıyordu. 2004-2007 döneminde basılı
dergilere baktığımızda da durum aynıydı. Bir halay takımı, bir mutat zevat
ordusu, kısacası bir “muhteris tipolojisi” statüko için elinden geleni
ardına koymaz hale gelmişti. Müthiş çelişkiler ve irtica eylemleri söz
konusuydu. Antoloji oyunları, sinsi manevralar, ödülcülük, jüricilik,
ahbap çavuşluk, liyakatsizlik, temelsiz ya da gerekçesiz yazılar, biad
yaklaşımları, yapay bağlamlar, yersiz ithaflar, binlerce yavşaklık,
binlerce çelişki, binlerce döneklik... Baktım ki dergilerde de her şey bir
“statüko üleştirisi” haline dönmüş ve neredeyse herkes bu “üleştiri
mekanizması” etrafında çeteleşmiş... Yani sıkı şiir, sivil şiir, sahici
şiir “mecra bulamaz” ya da “vücut bulamaz” hale gelmişti. Her yerde bir
“sessizlik suikasti” oluşmuştu ve edebiyat kâhyaları tarafından uygulanan
müthiş bir manipülasyon, kurulan bir menfaat şebekesi vardı. Günde üç dört
kez “Puşt Ahali!” diyordum tüm bu cürufa... Sonra, bu durumu kendi kendime
fısıldamayı bıraktım ve sözkonusu eğretiliklere karşı bir alternatif olsun
diye “Puşt Ahali Edebiyat Platformu”nu kurdum. Çünkü “ben sustukça, sıra
bana gelecek”ti. Susmamak gerekiyordu. Susa susa haysiyetini kaybeder
insan... Başımıza ne geldiyse “susmak” yüzünden gelmiştir. “Sıkı şiir,
sivil şiir, sahici yaratılar, araştırmalar, duyurular bu e-posta grubunda
paylaşılsın ve edebiyat kâhyaları ya da sanat kabzımalları olmasın!” diye
düşündüm. Edebiyat konusunda kimse kimseye “sessizlik suikasti” yapmasın,
kimse kimseye susmasın, kimse kimsenin kâhyası ya da kabzımalı olmasın
diye düşündüm. Kısacası, Puşt Ahali Edebiyat Platformu, “Ahali puşt
olmasın!” demek için varolan bir paylaşım ve tartışma platformuydu.
Platform, mevcut garabet ortamını işaret etmek ve bazı taşları
yerinden oynatmak için kuruldu. Büyük ölçüde başarılı oldu da...
Kapandığında 2150 konu başlığında 4500’e yakın mesajdan oluşan bir
tartışma ve paylaşım arşivi vardı. S.K.: Puşt Ahali Tarifesi, yani e-dergi fikri nasıl ortaya
çıktı? Derginin misyonu neydi? Z.Y.:
Platformun katılımcılarının sayısı ve bendeki edebiyat-sanat efemeraları
çok artmıştı. Bunları e-posta yoluyla iletişim kurarak paylaşmak çok zor
oluyordu. Arada zayiatlar da gerçekleşiyordu. İstediğim dozda ya da ayarda
bir kapsam ve tasarım da e-posta sistematiğiyle oluşmuyordu. Birkaç
arkadaşın önerisiyle ve desteğiyle P.A.T!’ı çıkarmaya başladım.
E-dergi’nin işlevi ve görevi de platformla aynıydı. Aradaki tek fark,
e-derginin önemli yaratıları ve efemeraları daha derli toplu olarak
içermesidir. Şunu da söyleyeyim, başlangıçta bana destek olacağını
söyleyenler, sonradan yeterince destek olmadılar. Fakat, gene de, “Puşt
Ahali Tarifesi” zaman ve mekân içerisinde yayımlanmış en sıkı ve sivil
oluşumlardan, dergilerden biriydi. Ortalama 1000 kadar da sürekli
okuyucusu ya da takipçisi vardı. Ayrıca, not olarak söyleyeyim, derginin
yayımlanmış tüm sayıları şu adresten indirilebilir: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/pat.rar
S. K.: Puşt Ahali neden kapandı? Seni buna iten
durumları ve nedenleri açıklar mısın? Z.
Y.: Birçok
kişisel gerekçem var... Şunu bil ki bu kişisel gerekçelerin hiçbiri de
“keyfi” değil. Şimdi burada oturup, yaşama alanıma dair gerekçeleri,
sıkıntıları ya da e-posta sistematiğinin teknik eksikliklerini ya da ne
bileyim, işyerimdeki geçici sıkıntıların özel ayrıntılarını filan anlatmak
istemiyorum. Bunları bir kenara bırakalım... Temel gerekçe şu: “Kişileri
sırtıyla, yani sırt çevirişiyle tanımaktan sıkıldım! Buna zamanım yok
artık!” S. K.: Biraz önce senin de söylediğin gibi, Puşt Ahali
Edebiyat Platformu kapandığında oldukça geniş bir arşive ulaşmış
durumdaydı. Bu arşiv şüphesiz ki son derece değerli ve arşivin titizlikle
korunması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca platformun takipçileri arşive
ulaşmak isteyebilirler? Bu mümkün olabilecek mi? Bunun için herhangi bir
şey düşündün mü? Z.
Y.:
Arşiv bende… Fakat takipçiler için özel bir şey düşünmedim… Bu konuda
suçluyum. Ama Evvel Fanzin’in ve P.A.T!’ın sayfaları arasında da birçok
önemli şey “künk” gibi duruyor hâlâ… İsteyenler bunlara doğrudan
ulaşabilir. Bunların dışındaki bir şeyleri merak edenler, kurcalamak ve
bilmek isteyenler varsa bana e-posta ile sorabilirler…
S. K.: Platform oldukça geniş bir kitle tarafından takip
ediliyordu. Grubun ve e-derginin kapanmasına çok üzülenler olduğu kadar
çok sevinenler de olduğuna eminim. Bu minvalde grubun kapanmasının
belli bir kitle tarafından “Yalçınpınar pes etti, yenildi.” şeklinde
değerlendirileceği çok açık. Bununla ilgili ne
düşünüyorsun? Z.
Y.: Yenildiğim
filan yok... Puşt Ahali Edebiyat Platformu yapacağını yaptı. Ayrıca, Puşt
Ahali Edebiyat Platformu’nun kapanmasına sevinenler hemen
heveslenmesinler... Ölene kadar yazacağım. Yazdığım sürece de
yenilmiş değilim. Beni bilen bilir. Platformun kapanışına üzülenler de
aslında üzülmesinler... Bir de bakarsınız başka bir adla başka bir oluşum
kuruveririm. Ve o oluşum da yüksek ihtimalle 20. sayısından yayım hayatına
başlar. Yani, 19 sayı boyunca yayımlanan Puşt Ahali Tarifesi’nin bıraktığı
yerden yeniden başlar. Edebiyat ve şiir bir zamanlama meselesidir... Hep
söylerim; “zaman ve vicdan yargıçtır.” Saatlerinizi kontrol ediniz.
S. K.: Puşt Ahali Edebiyat Platformu’yla -senin
kavramlarınla söylersek- “retorik arsızlığı” ve “yeni sinsiyet”e
karşı büyük bir savaş verdin. Şimdi grup kapandığına göre Zafer
Yalçınpınar savaş boyalarını silip baltasını toprağa gömdü
mü? Z.
Y.: Bu
soruna Oruç Aruoba’dan bir alıntı yaparak cevap vereyim: Yaşamın,
seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada
kendininkilerle de)savaşmakla geçecek. –Bu yüzden de, ulaşman gereken
düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten,
belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman
gereken düzeyin altında kalman... Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki
durumda da aynı olmayacak mı zaten – sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin
altında kalmayacak mısın ki? –Ama, savaşırsan, en azından (nereye
gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın –bu da boşuna
olmayacak. S. K.: Platform kapanınca grubun takipçileri ve “sivil
edebiyat” şiarının destekçileri olarak (kendimi de katarak söylemeliyim)
bir anlamda “meydansız” kaldık. Bunu hak etmek için ne
yaptık? Z.
Y.:Seni
ve birkaç dostumu cevabımın dışında tutarak ve söylediğimin anlaşılacağını
ümit ederek tek bir cümleyle cevap vereyim: “Bir şey
yapmadılar!” S. K.: Puşt Ahali’den sonra etkinlik gösterdiğin başka
herhangi bir platform var mı? Paylaşımlarını nereden takip
edebileceğiz? Z.
Y.: 2003’den
beri yayımladığım “Sonrasızlık” adlı bir fanzin var. Önceleri basılı
olarak yayımladığım bu fanzini 2006’da “blog” sistematiğiyle internete
taşıdım. Sonrasızlık devam ediyor, sadece adı değişti. Fanzinin adını
“Evvel” olarak değiştirdim. Fanzine şu adresten ulaşılıyor: http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog S. K.: Yalçınpınar’ın bundan sonraki hedefleri ve projeleri
neler? Z.
Y.: Aslında
tek bir şiarım var: “İnsandan çok eşyaya benzememek!” Bu yoldaki
uğraşılarım arasında, kısa vadede yani 2009’un sonunda ya da 2010’un
başında “Denizaltı Edebiyatı” bildirisini yayımlamak var. Orta vadede de
bir editöryal çalışmam var... Adını vermeyeceğim bir ustanın kitaplaşmamış
bazı yazılarının editörlüğünü de üstlendim. Uzun vadede ise “sahiciliği”
yazmak istiyorum: Kerim Çaplı, Ece Ayhan ve Kuzgun Acar arasındaki
tipolojik ve yaşamsal benzerlikleri... Ayrıca, “Adabeyi” adlı “novella”mı
da yazmaya devam ediyorum, fakat ne zaman tamamlarım ya da tamamlayabilir
miyim, bilinmez. Kimse de bilemez… S. K.: Umarım en kısa zamanda tamamlarsın. Kendi adıma
Yalçınpınar’ın yeni çalışmalarını heyecanla beklediğimi söyleyebilirim.
Çalışmalarında kolaylıklar ve başarılar, söyleşi için
teşekkürler. Z.
Y.: Asıl
ben çok teşekkür ederim… Eksik olmayasın… “Meydansız'ca...” Utku
Kaygusuz ile ... Utku
Kaygusuz: Zafer Yalçınpınar’ın “meydansız”la son dönem bir Türkiye
portresi çizdiği söylenebilir mi? Zafer
Yalçınpınar:
Bu amaçla yola çıkmadığımı ve bu eşleşmenin tüm hatlarıyla doğru
olmadığını göz önüne almakla birlikte böyle bir portreden söz
edebiliriz. Daha doğrusu söz konusu portrenin çıkarımlarından,
türevlerinden biridir “Meydansız”lık... Mesela ilginçtir, soruya “Zafer
Yalçınpınar’ın...” diyerek başladın ya.. böyle bir ayrıcalık da yok
aslında. Neyi yaşıyorsak, neyi yükleniyorsak, bugün hangi boşluk bize
dikte edilmekteyse onu işaret etmeye çalıştım. Yani söz konusu
meydansızlık bana özel değildir; herkesin meydansız kalışının bir
sonucudur, yüklenimidir, üzüntüsüdür, al-aşağı edilmesidir. Çeşitli
olaylara baktığımızda 2007 ve 2008’i iktidar baskısı ile dikte dolu, hatta
konjonktür içindeki en baskılı, yüklü yıllar olarak görüyorum. Bunun
sonucudur “meydansız”... Günümüzdeki “strateji hastalığı” filan da bu
yükün, baskının hatta “dikte edilmiş bir boşluğun” sonucudur.
Gelecekte bu yükün azalmasını umut
ediyorum. U.K.: Bilindiği üzere meydanlar, toplumların özellikle de
halkların(!) içinde bulunduğu tarih ve düşünce yapısıyla beraber kimliksel
tipolojisini yansıtması açısından önemlidir. Buradan baktığımızda
‘meydansız’, bir şiir kimliğinin altında meydansız kalanların kalplerini
ellerine tutuşturmuştur, diyebilir miyiz? Z.Y.:
Sorunu yanlış anlamadıysam ve şiirsellikten bahsediyorsak eğer,
“meydansız”daki şiirlerin birilerinin eline “yarım ekmekte köfte” veya
“yevmiye” tutuşturarak, “Hadi bakalım yürüyün meydanlara!” demediği,
demeyeceği açıktır. İmgesel olarak da tarihsel arka plan açısından da
böyle bir kökeni yoktur o şiirlerin... Yani senin düşüncen doğru...
Oradaki şiirler için “bağımsızlık, kalb ve vicdan” dışındaki her şeyden
vazgeçmenin tipolojisidir, diyebiliriz. Her şeyden önce bu özü, sivilliği,
sıkılığı belki de sahiciliği işaret eder, yüklenir meydansız... Ve tabii
ki günümüzde, böyle bir sivilliğin kabul edilmeyeceği, hoş
karşılanmayacağı da aşikârdır. Misal, Ece Ayhan’ın yaşamı
araştırılabilir... U.K.: “Ön” adlı şiirde sıkı bir ironiyi ve bütünüyle kitabın
düşünce yapısının akorunu duyuyoruz. O halde şunu sormak istiyorum: Neden
“atından inenler/ masaların ucuna/
binerler”? Z.Y.:
Aslında “Merdiven, Ağaç ve Meydansız”
adlı şiirimi bahsettiğin bütünsellik için daha öncelikli buluyorum ben.
Fakat madem merak ettin, söyleyeyim... “Ön” adlı şiirimde yönetsel
süreçlere ve statükoya karşı duruş olarak başka türlü bir vurgu vardır;
masalar, yönetimin ve durağanlığın simgesi, mecrası gibidir o şiirde...
Devinimin ve bağımsızlığın güzelliğine, yüceliğine karşı masaların
yönetsel durağanlığı, bağlılığı, çirkinliği... Masanın hangi tarafında
durursanız durun, hangi ucunda olursanız olun aslında “masa” sizi
yönetiyordur. Masaya bağlısınızdır. Ahmet Arif bir gün bir mülakat
sırasında şöyle der: “Ben bu masalardan çok gördüm!” Statükoya karşıdır
Ahmet Arif... Bu sözü söyleyerek karşısındaki adama “Bana hikâye anlatma,
seninle uzlaşmayacağım!” der gibidir Ahmet Arif. Masadan kalkmıştır
da... U.K.: Şiir kimliğini ve “meydansız”ı göz önünde
bulundurursak- boşluğun
önemi nedir senin için? Z.Y.:
Bu konudan bahsetmek istemiyorum. Fakat sana ufak bir ipucu vereyim:
Hubert Reeves’in “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor” adında bir kitabı
vardır. Kitabın adı Paul Éluard’a ait olan “Boşluk bakışlarımın biçimini
taşıyor” şeklindeki bir dizenin serbest yorumudur. Kitap 2001 yılında
dilimize çevrildi. Bu kitap okunabilir... U.K.: Teşekkür ederim. Z.Y.:
Sağolasın, asıl ben teşekkür ederim. *
“Taş
Uçak İnecek Meydan Arıyor” Şubat 2009 Tayfun Polat: Şiir Sergisi ne
demek? Zafer Yalçınpınar: Şiir ihtiva eden ve geneli düşünüldüğünde
poetik tarafı ağır basan bir izlek, demek... Tıpkı resim ya da fotoğraf
sanatı gibi şiir de imgelerden ve imgesel öğelerin kurgusundan,
dengesinden oluşur. Duvarda asılı bir şiirin duvarda asılı olan bir
tablodan farkı, şiirin kelimeler tarafından işaret edilen farklı, dolaylı
ve belki de ilkel bir imgeleminin olmasıdır. Ayrıca şiirde, fonetik bazen
de müzikal bir yapı oluşturabilirsiniz; örneğin
soyut bir şiirde -resim sanatında olduğu gibi renklerin tınısını
değil de- kelimelerin işaret ettiği imgelerin tınısını bulabilirsiniz. Ya
da İlhan Berk’ten Mısırkalyoniğne veya Oktay Rifat’tan Perçemli Sokak’ı,
bu iki şiir kitabını birer soyut resmi izler gibi okuyabilirsiniz. Sergide
16 adet şiir ve şiirsel metin ile 14 adet görsel işimden oluşan genel bir
kompozisyon var. Ayrıca sergide Nâzım Hikmet ve Ece Ayhan’ın poetikasına
çeşitli referanslar da var... Aslında, şiirsel metinlerimin imgeselliği
ile çoğu tipografik olan görsel işlerimin imgeselliği arasındaki kimyayı,
alaşımı ortaya koymak istedim. Bu alaşımda poetika daha ağır geliyor... Bu
nedenle şiir sergisi dedik... T.P.: Bu serginin açılması süreci nasıl
işledi? Z.Y.: “Odakule Sanat Galerisi” ve “Asanat” danışmanı Necip
Yeşiltepe, internetteki çeşitli platformlarda bazı görsel işlerimi görmüş,
çok beğenmiş. Bir sergi düzenlemeyi teklif etti ve koşullarını sundu. Ben
de kabul ettim. Sonrasında serginin içeriği ve kompozisyonu üzerine
çalışırken Necip Yeşiltepe, şiirlerimdeki imgeselliğin daha baskın, daha
etkileyici olduğunu ve görsel işlerimi de kapsadığını fark etti. Böylece
sergiyi hem şiirlerimden hem de görsel işlerimden oluşturmaya karar
verdik. Söyleşiler ise sergiye katılacaklarla ve okuyucuyla etkileşim
kurmak için düşünüldü. Bir de baktık ki söyleyecek, anlatacak ve işaret
edecek, yani içimizde birikmiş birçok şey varmış... Bunları da paylaşalım
istedik. T.P.: “Görsel iş”ten kasıt nedir? Ya da farkı
nedir? Z.Y.: Şimdi, benim bu parçaları “görsel iş” diye muğlak
bırakmamın sebebi onların “ne olduğu” üzerinde kalıcı bir karara
varamayışım... Yöntem olarak çeşitli kolajlardan, grafik deneylerinden,
stokastik süreçlerden ve tipografiden oluşuyor bu işler... Ayrıca
içlerinde, “Ş” harfinin tipolojisinin, matematiğin, tersimlemelerin,
istatistiğin ve felsefenin birtakım bileşkelerine işaret eden işler de
var... Fakat tüm bu teknikler ya da öğeler görsel işlerimin “nasıl
oluştuğu” hakkında bilgi verirken onların “ne olduğu” hakkında aydınlatıcı
değiller. Bunun sebebi de görsel işlerime bulaşan “poetika”, o cehennem...
Biliyorum ki tüm bu durum, bu bilinmezlik yaptığım işlerin bir “ucube
eser” gibi yanlış algılanmasına sebep oluyor, olacaktır da. Fakat inan ki
“görsel iş” deyişinden daha iyi bir deyiş bulamadım...
T.P.:Sergi kapsamında gerçekleşecek söyleşilerin konuları
nasıl seçildi? Z.Y.: Söyleşi konuları Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nda iki
senedir sürekli tartıştığımız ve sürekli savunduğumuz başlıklar... Bu
söyleşiler çeşitli şairlerden çeşitli alıntılarla ve şiir okumalarıyla
başlayacak... “Boşluğun Dili” konulu söyleşi dışında, söyleşilerin odağı
şairlik halleri ve günümüz edebiyat ortamımızın vasatlığı... Ayrıca,
“Haklılığın İnadı” başlıklı söyleşide Ece Ayhan ve Nâzım Hikmet üzerinde
özelikle duracağız ve görsel, işitsel paylaşımlarda da bulunacağız...
“Boşluğun Dili” ise tamamen benim şiirlerimle ilgili... Bu söyleşide
şiirlerim ve şiirlerimde yer alan birkaç duygudurum hakkında
konuşacağız... Söyleşiler başından sonuna kadar katılımcılarla etkileşimli
gerçekleştirilecek. T.P.: Sergiye ve bir şiirine adını veren “Taş Uçak”
göndermesini açıklar mısın? Z.Y.: Öncelikle Taş Uçak, Nâzım Hikmet’in mahkûm olduğu
dönemde Bursa Cezaevi’ne verilen lakaptır. Abidin Dino’nun aktardığına
göre bu lakabı Nâzım Hikmet koymuştur. Şimdi düşünün, taştan uçak yapmaya
çalışan ya da yıllarını böylesine karşıt, imkânsız bir düşüncenin,
benzetmenin belki de avuntunun içinde geçirmiş bir adam... Bir büyük
şair... İfadedeki imkânsızlık duygusu... Fakat gene de şairin bu yöndeki
imgesel inadı... Ayrıca, Cemal Süreya şöyle demişti: “Ağır ol bay düzyazı,
uçamazsın!” Sıkı şiirin en önemli temsilcisi olan Ece Ayhan da
“Anlaşılmayacaksın. Ey kanatsızlık!” diyor. Bugün sıkı şairlerin hepsi
yeni Taş Uçak’larda yaşıyor... Bunu işaret etmek istedim. Bir açıkhava
hapishanesine benzettiğim, görünmez dikenli tellerle çevrilmiş ve
imkânsızlıkları sistemin kaotik yapısıyla örülmüş kentlerde, yeni taş
uçaklarda... T.P.: Bu sergi mevcut edebiyat ortamında nasıl
algılanabilir? Z.Y.: Bugün, edebiyatın içtenliğine ve sahiciliğine
inananlardan değil de ticari kâhyalık yapmak ve statüko cukkalamak peşinde
koşanlardan oluşan, yani, editörcülük oynayan fırsatçıların maniple ettiği
bir edebiyat “ortalığımız” var. Çoğu da modern şiiri bilmiyor, sezmiyor...
Her iki türlü de liyakatsizler... Yani “kim kime dum duma” bir ortalık,
bir ortalama kavrayış, vasatlıktan kaynaklanan bir retorik arsızlığı söz
konusu... Bizim işaret etmeye çalıştığımız şeyler kolay kolay
anlaşılmayacaktır. Hatta sezilmeyecektir bile... Diğer birçok konuda
olduğu gibi edebiyatta da meydansızız. Sergiye “anlaşılmaz şeyler bütünü”
gözüyle bakılacak sanırım... Bu da kötü, belki de “ortalama” bir
yaklaşımdır bana göre... Kısacası bu meydansızlıkta serginin iyi ya da
yeterince algılanacağını düşünmüyorum. T.P.:
Sence nasıl algılanmalı? Z.Y.: Eski ve usta şairleri saymazsak sıkı şiir denen şeyin
okuyucusu, takipçisi kalmamış gibi günümüzde... Ayrıca birtakım fason
şiirleri ve şairleri, yani gerçekte şiir ve şair olmayanları, sahici
olmayanları zaten hesaba katmıyorum. Kalburüstü yayınevlerinden
çıkan yeni şairlerin yeni şiir kitapları bile en fazla 200-300 adet
satıyor. Bu kadar küçülmüş, bu kadar odalaşmış, bu kadar meydansız ve
yalnızlıkla, dikenli tellerle çevrilmiş bir ortamda bir tane yamuk bıyıklı
ve kısa pantollu adam çıkmış “şiir” diye inat ediyor. Sıkı şiirin
içtenliğini ve sahiciliğini savunmaya çalışıyor, onun akkor yapısını
işaret etmeye çalışıyor, her şeye rağmen yazıyor, okuyor, tartışıyor,
uykusuz kalıyor, kısacası şartlarını zorluyor filan... En azından bu çaba
takdir edilmeli... Bununla birlikte açık açık söyleyeyim ki eğer tek bir
kişi, tek bir dizemin imlediği şeyi sezdikten sonra o dizeyi aklına mıhlar
ve hiçbir zaman unutmaz ise Taş Uçak Şiir Sergisi başarısız değil
demektir, benim için... * “Eşyaya
Benzememek” Senem
Korkmaz ile... 28
Kasım 2008 Senem Korkmaz: “Karşı”, “Korkak Düşler” ve “Siya” adlı öykü
kitaplarından sonra 2007'de “Livar” adlı ilk şiir kitabın yayımlandı.
“öykü”den “şiir”e geçiş aşaması nasıl oldu? Neydi seni “şiir”e
iten? Zafer
Yalçınpınar: Birtakım
görüngülerin, olayların ve tipolojinin inceliklerini düzyazıyla ortaya
koyamadığımı fark ettim. Bazı imgelemler ve sözler düzyazının içerisinde
yer aldığında yan-anlam zenginliğini, gücünü, ağırlığını, belki de imgesel
devinimini, sahiciliğini ve hızını kaybeder. Bazıları da ancak düzyazıyla
anlam kazanır, ayakta, sapasağlam durabilir. Bu bir tercih meselesi…
Örneğin, Eduardo Galeano’nun yapıtlarındaki imgeselliği düşünelim;
“Kucaklaşmanın Kitabı”, “Yürüyen Kelimeler” ve “Zamanın Ağızları” adlı
kitaplarında Galeano, şiir mi yazmıştır, öykü mü? Misal, Turgut Uyar
adında sıkı biri çıkmış ve dünyanın neredeyse en uzun öyküsünü tek bir
dizeyle yazmıştır: “İkimiz birden sevinebiliriz göğe
bakalım” S. K. : Yazın tarihine bakarsak, tüm yazınsal türlerin
temelinde “şiir”in olduğunu görürüz. Kısacası insan dille beraber “şiir”i
de yaratmış ve kendisini “şiir”le ortaya koymuştur. Dünya edebiyatında da
Türk edebiyatında da böyledir bu. Bu anlamda Davut Yücel'in ifadesiyle
“Öykü nesrin alt başlığı olarak şiire atılan bir adım” mıdır gerçekten
senin için yoksa “asıla rücû” mudur? Z.
Y. : Bunu
bilemeyiz. Böylesine bir alt-üst küme yaklaşımına ya da köşeli
parantezlere gerek olduğunu sanmıyorum. Bana göre, bazı imgelemler,
olaylar, karakterler var ki şiirle ifade edilmelidir. Bazı şeyler de
öyküyle… Bu dünyadan Sait Faik adında sıkı biri geçmemiş olsaydı, şiirin
öyküden daha “doğuşkan” olduğunu iddia edebilirdim. Artık, böyle bir
şeyden bahsedemeyiz. S. K. : Sait Faik de öyküyle yetinememiştir ama şiir de
yazmıştır. Turgut Uyar’ın tek dizeyle dünyanın en uzun öyküsünü yazdığını
az önce sen söyledin. Yani şiir, öyküyü yaratabilmiştir tek bir dizeyle.
Galeano örneği de aynı şekilde; öykü, şiire yürümüştür bu anlamda. Bütün
bu örnekler “Aslolan şiirdir.” önermesine götürmez mi
bizi? Z.
Y. : Şiirin
“sezgiler”le kurduğu ilişkinin, daha önce söylenmemiş, düşünülmemiş olanı
işaret etmek imkânı açısından öykünün “anlamlar”la kurduğu ilişkiden daha
üstün olduğunu söyleyebiliriz. Ama bundan emin olamayız. Ayrıca, bir
felsefe metni de yan-anlamlarla veya sezgisellikle dolu olabilir…
Wittgenstein, felsefenin şiirle kurulması gerektiğini ifade etmiş.
Örneğin, bazı zamanlarda Oruç Aruoba’nın felsefi metinlerini “şiir” olarak
yeniden okuyorum. Oradaki tümcelerde de bir “poetika” var. Fakat tüm
bunlara rağmen, bilmiyorum. Bunu bilemeyiz…
Gerçekten… S. K. : “Livar”dan sonra şiirlerinle tekrar tekrar
yüzleştiğini, sonuçta da “şair” değil “şiir yazarı” olduğunu fark ettiğini
anlatmışsın. Nedir “şair” ve “şiir yazarı” arasındaki fark? Ve seni bu
sonuca götüren ne oldu? Z.
Y. :Her
şeyden önce, günümüz “Şair Endüstrisi”ne karşı ve karşıt olmak adına
kendimi bir “Şiir Yazarı” olarak kabul ediyorum. Eli kalem
tutanların ¾’ünün kendine “şair” dediği, üstelik bu yönde statüko
üleştirmek için çeşitli edebiyat kâhyalarının sabah akşam türediği,
fasonlaşmış bir edebiyat ortamında ben kendimi “şair” olarak göremem. Yani
onlar şair ise ben şair değilim demektir... Aslında bu mesele, yazım
süreçleriyle de ilgilidir. Günümüzde, “şair” dediğimiz tipoloji kendini de
yazdıklarını da apansız olarak var etmek istiyor. Bu nedenle, hem
yazdıklarında hem de davranışlarında apansız bir kopyacılık sergileyerek,
birden bire “şair” olmak istiyorlar. Böylece, apansız heveslerin peşine
takılıp yapaylaşıyorlar ve sonuçta ortaya “şair” değil de garip bir
“yaratık” çıkıyor... Oysa benim yazdıklarımın çoğu bir birikim, bir
çalışma, bir yaşantı veya bir içselleştirme sonucu kendini var eden, teyit
eden şeylerdir. Her yazdığımda bir “süreç” ve bir “zamanlama” söz
konusudur. Bu yüzden kendimi “şiir yazarı” olarak
görüyorum. S. K. : “Sessizlik müziğin çerçevesidir.” şiarını “şiir”e
uygulayan biri olarak “şiiri konuşmak/yazmak”tan ziyade “şiiri susmak”
çabasında olduğunu söyleyebilir miyiz? Z.
Y. :Böyle
bir şeyi söyleyemeyiz, tersten yaklaştın... Şiiri susmaya çalışmıyorum,
aksine, boşlukta yuvalanmış sıkı şiiri ve boşluğun büyüklüğünün bir
parçası olan özellikleri ortaya çıkarmaya, imlemeye çalışıyorum. Birçoğu
farkında değil ama nesneleri, olayları esinleyen ve çerçeveleyen tek
bölünmez büyüklük “boşluk”tur. Yani birtakım gerçeklikleri
indirgeyeceğimiz, sağaltacağımız en büyük anakütle boşluktur.
S. K. : Wittgenstein'e göre “söz” ağızdan çıktığı anda içinde
bulunulan “durum” ve ona eşlik eden davranışlar çerçevesinde anlam
kazanan bir şeydir. Senin derdin de şiirinde “sus”arak “durum”unu
sezdirmeye çalışmak, o hâlde. Doğru mu?
Z.
Y. : İyi
yerden yakaladın. Ben bu eşanlı denklemi “duygudurum tuşesi” olarak
adlandırıyorum. “İmgeler ve dizeler” arasındaki geçişler ile “anlam ve
sezgi” arasındaki geçişlerin özel bir kimyası var. Bu kimya okuyucunun
duygudurumunu da doğrudan etkiliyor. Eşanlı bir düzenek bu… Birçok
yan-anlam ile farklı farklı duygulara aynı anda nüfuz ediyorsunuz.
Söz konusu etkinin kuvveti de şiirdeki “sus”larda ve “sus”ların
zamanlamasında gizlidir… Müzikte de
böyledir. S. K. : Senin yaratına da yansıyan şiir-müzik ilişkisi şiir
geçmişimiz boyunca var olagelmiştir. Örneğin Hâşim, Yahyâ Kemal,
Tanpınar... Yaptığın okumalarda şiirin yakın geçmişinin yanı sıra daha
uzak geçmişine de yer verir misin? Örneğin “Divan Şiiri” ya da “Fecr-i
Âtî” şiirini araştırır mısın? Z.
Y. :Güzel
bir soru sordun. Divan şiirini anlamak, oradaki incelikleri ve duygudurum
tuşelerini fark etmek için Osmanlıca bilmek gerekiyor. Fakat ben Osmanlıca
bilmiyorum. Ama bu gidişle, öğrenmek zorunda kalacağım. Örneğin Arap Ahmet
büyük ve derin bir şair… Onu Osmanlıca’dan okuyabilmeyi
isterdim. S. K. :“Anlam”la verdiğin kavgaya dayanarak “Zafer
Yalçınpınar'ın şiirini doğuran, anlamın günlük dilde sıradanlaşmasının
yarattığı infialdir.”diyebilir miyiz? Z.
Y. : Bahsettiğin
uzaklıkta ya da uzak durma çabasında bir infialden çok bir “sorgulama”
geçerlidir. Anlamın coşkusuzluğunu yani ortalama zekâyı sorgu sandalyesine
oturtmak, sorgulamak, ölçmek, bu yokuşun ölçüsünü almak ve “anlam”la
“aksak” bir ilişki içinde olmak... Bunun
peşindeyim. S. K. : Peki bu “dizge”nin ayağa/ortalama zekâya düşmesini
önlemenin biricik yolu mudur? Z.
Y. : Tek
yol değildir, fakat şiiri anlam ile sezgi arasında, aksak bir yapıda ve
cazvari bir özgürlükle kurmak gerekiyor. Cazın kontrpuan bilgisine
benzeyen bir düzenekte şiir yazmaktan bahsediyorum… Geleceğin şiiri “aksak
anlamlar ve aksak imgelemler” üzerine kurulacaktır. Milyonlarca
yan-anlamdan oluşan bir rastlantısallıktan, ahenkten, coşkudan, tüm
bunların oluşturduğu farklı bir senkoptan ve özgürlükten, genişlikten
bahsediyorum... Bu bir tuşe veya zamanlama meselesidir… İster inan, ister
inanma fakat söz konusu durumun, sözettiğim kimyanın farkına varabilen
yani rastlantısallığı hesaplayabilen ya da sezebilenler geleceğe kalacak.
Gerisi de “hikâye” olacak. Böyle düşünüyorum. S. K. : Peki -sanatta ya da günlük yaşamda-gerçekten
“ortalama zekâ”dan kurtulmanın bir yolu var mı? Sonuçta hepimiz
“karşımızdakinin anladığı kadar” değil
miyiz? Z.
Y. : Hepimiz
karşımızdakinin rastladığı kadarız. Ortalama zekâdan kurtulmanın yolu
“stokastik süreç”lere itibar etmektir. Eğer rastlantının bizden akıllı
olduğuna inanırsanız, rahat edersiniz. S. K. : “İm” nedir? Z.
Y. :Sıfır
sayısının çarpanlarına ayrılamamasıdır. Katlanmaz bir boşluğun hem
kendisidir hem de sürekli kendini yenileyen ve çoğaltan büyüklüğüdür.
Bakın, “im” kolaylıkla kavranacak bir şey değil. Dilden önce “im” vardı.
Biz ise dil aracılığıyla düşünüyoruz. Yani düşünerek “im”e ulaşmamız
zor. S. K. :Deneysel işleri seven biri olarak 2004 yılından beri
“görsel şiir”le içli dışlı olduğunu ve çalışmalarını “görsel iş” adı
altında yayımladığını biliyoruz. Nedir “görsel şiir”? Kelimenin
zincirlerinden kurtulma çabası mıdır? Z.
Y. :
“Görsel Şiir” üzerine kalıcı, sarsılmaz bir karara varamadım henüz… Fakat,
sanıyorum, görsel şiir denen macera “imge”nin “im”e geri dönüşüdür… Bu
konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ayrıca, Serkan Işın bu
işlere çokça kafa yoruyor, senelerdir uğraşıyor. Bir tek o adam bu
konuları göze alabildi. Onun görsel şiir üzerine yazdığı kuramsal
yazılar okunabilir. Bir de Derya Vural ile Barış Özgür’ün görsel işlerini
beğeniyorum. O örnekler de incelenebilir. S. K. : “Görsel iş”lerinde kullandığın “Ş” ne anlam ifade
ediyor ya da etmeli? Z.
Y. :Öncelikle
şunu söyleyeyim; “Ş” harfinin tipolojik özellikleri hoşuma gidiyor. Yani
“Ş”ye duyduğum ilginin birincil nedeni o harfin “şiir” kelimesinin baş
harfi olması değil. “Ş” harfini yılankavi, akışkan ve devingen duruşuyla
başlı başına bir karakter olarak görüyorum ben. Aynı zamanda coşku dolu,
kabına sığmaz bir karakter... Görsel işlerimde böylesine bir karakteri
maceraya çıkardığım, eyleme gönderdiğim söylenebilir. Artaud “Bir
kelimenin ilk harfini unuttuğunuzda onu sözlüklerde arayamazsınız” der.
Eğer Ş harfini unutursak, “şiir” kelimesinin anlamını sözlüklerde
arayamayız. Görsel işlerimdeki Ş harfi, içinde ya da başında bulunduğu
herhangi bir kelimenin diğer harflerini unutmuş, özgür, coşkun, belki de
“deli” bir karakter gibi gözüküyor... Garip bir karakter...
S. K. : Kullandığı malzeme “sözcük” değil de “görüntü” olduğu
için "Görsel şiir”in “yazın”dan ziyade grafik sanatına yakın olduğu;
ayrıca anlaşılmak/yaratılmak için mühendislik zekâsına ihtiyaç duyduğu
yönünde birtakım görüşler var. Bu konuda ne
düşünüyorsun? Z.
Y. : Sanıyorum,
Görsel Şiir’de “girdi, çıktı, yerleştirme, aşama, planlama, yapı ve süreç”
gibi konular çok daha önemli… Görsel Şiir, bir sanat ise mühendislikle
ilişkisi azdır diye düşünüyorum. Çünkü bugün, mühendislik zekâsının her
türlü açılımı endüstriyel yaklaşımlarla yönetilir. Ayrıca, mühendisler her
şeyi deterministik denklemlerle ifade etmeye çalışırlar. Oysa sanatta
rastlantısallık da var, endüstri karşıtlığı da… Bakın, bence mühendislik,
sanatta bir “çeşitleme ve farklılık” unsurudur. Bir seviyeye kadar yapıta
faydalıdır. Bir seviyeden sonra ise yapıta zarar verir. Dozajı iyi
belirlemek gerekiyor. Sonuçta, bilemiyorum… Ayrıca, daha önce de dediğim
gibi bu tip soruları Serkan Işın’a sormak gerekiyor… Görsel Şiir kuramının
ayrıntılarını o biliyor. S.K. : Şiirde “akım”lar dönemi gerçekten bitti mi?
Z.
Y. :
Bana sorarsanız, akım icat etmeye çalışan adamlar senelerdir top çevirip,
paslaşıp duruyorlar... Yeni bütüncülük, dördüncü yenicilik, soylu
yenilikçilik, neo-epikçilik, şu, bu... Kısacası, gol yok ve bu golsüzlük
etrafımızın “akım” derken “bokum” diyenlerle dolup taşmasına neden oluyor.
Bence son sekiz sene içerisinde “Madde Şiir” taifesinin bazı söylemleri ve
Serkan Işın’ın “Görsel Şiir” yakınsamaları dışında işlevsel bir şeyler
ortaya koyan, farklı bir açılım sağlayan yok. Bahsettiğim işlevsel
taifenin ise söylemlerini daha da derinleştirmesi ve daha sağlam, daha
tutarlı örneklerle söylediklerini temellendirmesi gerekiyor. Şunu da
söyleyeyim, bütün bunların yanında farklı bir çizgi seziyorum ben... Oktay
Rifat’ın Perçemli Sokak’ında, İlhan Berk’in Misirkalyoniğne’sinde ve
Ece Ayhan’ın tüm kitaplarında kendini sunan bir çizgi... Bu çizgi de
geleceğe bir şeyler taşıyacaktır. S. K. :Türk yazınının özellikle şiirin günümüzdeki çizgisi
nedir? Nereye doğru gitmektedir sence? Z.
Y. : Türk
Şiiri’nde irticai faaliyetler var... Şiir ve şairlik heveslilerinden
oluşan birtakım kifayetsiz muhterislerin başarılı olmasının tek yolu
irtica sağlamaktır. İrticai unsurlar üzerinden değerleme yapılmasının, bu
unsurları kabul ettirmenin peşindeler... Türk şiiri günümüz
iktidarıyla olan pozitif ilişkisini akort ederek, yani irticai unsurlara
itibar ederek ve bu unsurları kullanarak ilerleyemez. Çünkü şiir,
bir özgürlük ve bağımsızlık meselesidir.
S. K. :Ece Ayhan'ın yaşamındaki ve şiirindeki yeri aşikâr.
II. Yeni şairleri arasında onu senin için daha farklı kılan şey ikiniz
arasında bazı yakınlıklar bulman mıdır? Z.Y.:
Bir
kere Ece Ayhan’a yanlış bakılıyor... Onu “Ece Ayhan” olarak değil de
“Ayhan Çağlar” olarak düşünmek gerek... 1950’lerde Ece Ayhan, çeşitli
dergilerde yayımlanan birçok şiirini “E. Ayhan Çağlar” olarak
imzalamıştır. Şimdi, aslında, bu konu hakkında daha fazla bir şey söylemek
istemiyorum. Çünkü bu konu hakkında söylediklerim ya yanlış anlaşılıyor ya
da bana karşı kötü niyetle kullanılıyor. Sabırlı olmak lazım. Gelecekte
ortaya çok önemli şeyler çıkacak... S. K. : Okuyucu gözüyle ve sanatçı gözüyle kendine dışarıdan
bakmaya çalışarak cevaplarsan; Zafer Yalçınpınar'ın “alâmet-i fârika”sı
nedir? Z.
Y. :İnsandan
çok eşyaya benzememektir. “Duvar saatleri gibi ahmak”
olmamaktır. S. K. :Süveyda Sezgin'le yaptığın son söyleşide dile
getirdiğin üzere “Puşt Ahali”nin çıkış noktası “sessizliği bozmak”.
“Susmuştum ve pisliklere mâruz kalmak sırası bana gelmişti.” diyorsun. Tam
tersine susmaya devam etseydin, senin için daha iyi olmaz mıydı? Belki
“ödüllü” bir edebiyatçı olarak “saygın” bir yerde olurdun şimdi! Peki, ne
demeye konuştun? Z.
Y. :Konuşmasaydım,
olana bitene “ses” çıkarmasaydım -diğerleri gibi yapsaydım- haysiyetimi
kaybedecektim. Edebiyat ortamındaki muhterisler ve fırsatçılar için
“sessizlik”ten daha güzel bir zemin yok. Bu zemini onlara sağlamamak, bu
pusuculuğa imkân vermemek gerekir. Birilerinin ayağa kalkarak, söz konusu
sessizlikten faydalananlara “Bizi aptal yerine koyamazsınız!” demesi
gerekiyordu. Şeref Bilsel’in “Özge Dirik” meselesinde sergilediği
fırsatçılık, Ali Enver Ercan’ın gençlere karşı takındığı haller, iktidar
adına uyguladığı kâhyavari, kabzımalvari numaralar, kurduğu dirsek
temasları, halay takımı mantığı filan benim sabrımı taşırmıştı. Bu
olan biten onursuzluklara karşıydım ve çıkıp mücadele ettim. Edebiyat
ortamındaki herkes söylediklerimin, bu adamlara ilişkin işaret ettiğim
çelişkilerin doğruluğundan emindi. Hz. Müptezel’in en yakınındakiler bile
beni içten içe destekliyordu. Fakat herkes “yüksek sesle değil de
fısıldayarak” konuşmaya alışmıştı. Sonra, bir de baktım, kimse yüksek
sesle bu tip adamlara karşı bir şeyler ifade etmeyecek, edemeyecek...
Zamanla anladım ki çevremdekilerin hepsi üç aşağı beş yukarı bir “statüko”
peşinde koşuyor. Yüksek sesle konuşmamalarının sebebi buydu. Kimisi
antolojilerden, kimisi etkinliklerden, kimisi ödüllerden, yarışmalardan
kimisi de dosya konularından bir şeyler umuyordu. Yani kendilerine bir
şeylerin üleştirilmesini bekliyorlardı. Edebiyat kâhyaları edebiyat
ortamındakileri yemlemek için çeşitli “statüko enstrümanları”
oluşturmuşlardı. Durumun böyle olduğunu fark edince, “Puşt Ahali!”
dedim... Sonra, zamanla bu söylem, bu mücadele benim üzerime
kaldı. S. K. : Puşt Ahali'nin sessizliği “gümbür gümbür” bozduğu
açıkça ortada. Puşt Ahali'nin “duruş”u, “retorik arsızlığı”na, “yeni
sinsiyet”e karşılık “haysiyet” mücadelesi vermek. Bu kavramları açalım mı
biraz; nedir “retorik arsızlığı”ndan ve “yeni sinsiyet”ten
kasıt? Z.
Y. :
“Retorik arsızlığı” ifadesi, aslında Serkan Işın’a aittir. Zamanında
Serkan Işın, Şeref Bilsel’in “Şiir Defteri” denen üleştiri
makinesini tanımlamak için kullanmıştı bu ifadeyi... Haklıydı. Retorik
arsızlarının bir tarafından kâğıt koy diğer tarafından da mürekkep koy,
bir makine gibi size istediğiniz yazıyı ve fikri çıkarırlar, yazarlar...
Bu tip adamlar toplumun hafızasının zayıflığına güvenir. Bir gün bir
şeye A derler, bir sene sonra çıkıp aynı şeye B derler. Fakat
bahsettikleri şey aslında C’dir. Retorik arsızları, gerçeğe nüfuz
edemezler veya nüfuz etmekten kaçınırlar; gerçeğin etrafında dolaşıp
dururlar, lafı uzatırlar ve yazık ki meselelerin ağırlık noktasını, mihenk
taşını okuyucuya göstermezler. Bazı meselelerden sadece bahsetmiş olmak
için bahsederler. Sahici değillerdir. Retorik arsızlığı, Yeni
Sinsiyet’in bir enstrümanıdır. “Yeni Sinsiyet” konusunun kendisinden çok
içerdiği enstrümanlar daha önemli... Bu konuda uzun bir yazı hazırlıyorum.
Önümüzdeki günlerde okursunuz. S. K. : TYS meselesine gelelim. Senin TYS'den ihrâç edilme
sürecin, Salih Bolat meselesiyle başladı. Puşt Ahali'de epeyce yazılıp
çizildi bu konu hakkında. Bu meseleden bağımsız olarak, genel anlamda şu
noktayı anlaşılır kılalım; karşı çıktığın şey “liyâkat sahibi
olmayanlar”ın ödül alması mı, “liyâkat sahibi olmayanlar”ın ödül vermesi
mi, yoksa “liyâkat sahibi” sıfatını hak edebilecek bazı kişilerin
dahi mevcut “edebiyat kabzımallığı” ortamına “statü” ve “saygınlık
cukkalamak” adına boyun eğmesi mi? Z.
Y. :Bir
kere, henüz TYS’den ihrâç edilmedim, ama üyeliğim önümüzdeki genel kurulda
karara bağlanmak üzere askıya alındı. Ve aslında TYS meselesinde
Salih Bolat bir piyondur; onun gerçek bir hususiyeti ya da şahsiyeti
yoktur. Hikâyenin aslı şu; Kadıköy’de, Ali Enver Ercan’ın kendi
dandik gerçeğini onun kendisine hatırlatmamdan, “Eksik Yaşam” adlı ilk
şiir kitabını Enver Ercan’ın kendi eline tutuşturmamdan bir hafta sonra,
bana TYS’den cezalar, uyarılar ve çeşitli kâğıtlar gelmeye başladı. Fakat
gelen kâğıtlarda Salih Bolat’a karşı takındığım tavır gerekçe olarak
gösteriliyordu. Ayrıca, TYS tarafından hakkımda verilen “askılama” kararı,
savunmam alınmadan, sorgusuz, sualsiz ve faşizan bir şekilde uygulandı.
Bakın, bugün TYS, Enver Ercan ve avanesinin çiftliği ya da kuytusu haline
gelmiştir. Tıpkı Varlık Dergisi’ne olduğu gibi... Bugün TYS, Enver
Ercan’ın çeşitli kişisel çıkar ilişkilerini ve çıkar haritalarını
yönettiği, düzenlediği sıradan bir statüko enstrümanından başka bir şey
değildir. Bunu Frankfurt Turizm Fuarı’nda olup bitenlerde de bir kez
daha gördük. Ödül meselesi ise basit... Günümüzde “ödül” denen şey,
“müesses ölüm”ün toplu fotoğraf çektirmek istemesidir. Eskiden, yani
bundan 7-8 sene önce bütünüyle böyle değildi. Şimdi, gelinen seviyede,
bütünüyle böyledir. Ödül işine karışan herkes, neresinden bakarsanız
bakın, ölü toprağından yapılmış bir çamura burnuna kadar bulaşmıştır. Bu
çamurdan kurtulmalarının imkânı da yok
artık. S. K. :Bir de “Kötülük Dayanışması” meselesi var. Birtakım
“cemaat şairleri”nin başını çektiği bir klan tarafından türlü saldırılara
uğradın. Hatta işi ekmekle oynamaya kadar vardırdılar. Nedir bu adamların
seninle alıp veremediği? Z.
Y. : Bu
konuda asıl sorulması gereken şey şudur: “Bu adamların kendileriyle alıp
veremedikleri nedir?” Yazamıyorlar! Asıl mesele bu adamların
haysiyetsizlik nedeniyle “yazamaz” bir duruma gelmiş olmalarıdır. Artık,
tuvalet duvarlarına bile yazacak bir şeyler bulamıyorlar. Yani asıl
dertleri “yazamamak”tır. Bu tip adamlar haysiyetli biriyle
karşılaştıklarında onu haysiyetsiz kılmak, kendi seviyelerine getirmek
isterler. Yazan biriyle karşılaştıklarında da onu “yazamaz” hale getirmek
isterler. Muhteris ve saygısızlardır… Sonuçta, başaramayacaklar. Çünkü
istesem de onlar gibi muhteris ve haysiyetsiz olamam.
S. K. : “Ne kadar haksızlığa uğrarsa uğrasın, bir sanatçı
kavgasını yapıtı üzerinden vermeli. Nasılsa zaman onun değerini biçer!”
Çoğu insanda -kafası az çok çalışanda bile- böyle bir bakış açısı var.
Sanatçının meydanı yapıtıdır, evet; ama bu önermeye sığınmak da işin
kolayına kaçmak değilse nedir? Z.
Y. :Böylesine
bir düşünce, teslimiyet zihniyetinin milyonlarca türevinden biridir.
Bilinçli bir eylemsizlik, eblehlik ve edilgenlik hali... Bir “öğrenilmiş
çaresizlik” durumu... Bana çok aptalca geliyor. Günümüzün iktidar
odaklarına karşı “sessiz kalarak hakkını savunmak” mümkün değil.
Sessizlik, iktidara maruz kalanların değil, bizzat iktidar odaklarının
kullandığı etkin bir yöntemdir. S. K. :Puşt Ahali oldukça geniş bir kesim tarafından takip
ediliyor artık. Peki bu kalabalığın içindeki durumun nedir? “Yalnız”
mısın, “tek başına” mı? Z.
Y. :Melih
Cevdet’in şu dizeleri geldi aklıma; “Yine çıktık yollara/hem yalnızım hem
değilim.” S. K. :Puşt Ahali'nin destekçisi de var; köstekçisi de. Fakat
seni en çok yaralayan kesim “etliye de sütlüye de karışmayanlar” mı; yoksa
“hem nalına hem mıhına” vuranlar mı? Z.
Y. :Bu
iki davranış biçimi de çok önemli bir işe yarıyor aslında... “Etliye
sütlüye karışmayanlar” ile “hem nalına hem mıhına gidenler” işbu tavırları
sergiledikçe Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun girişinde, ana sayfasında
yer alan şiarları, alıntıları teyit eder, güçlendirir bir konuma düşerler.
Böylece, istemeseler bile Puşt Ahali’nin söylemlerini sessizlikleriyle ve
kaypaklıklarıyla bir kez daha teyit etmiş olurlar. Beni daha kuvvetli bir
şekilde haklı çıkarır böyle tavırlar. S. K. : Bu camiada Puşt Ahali'nin “duruş”unu anlamayanlar,
anlamak istemeyenler olduğu kadar senin “prim yapmak” için ona buna
saldırdığını düşünenler de var. -Eğer değecekse-bunlara karşı söylemek
istediğin bir şey var mı? Z.
Y. : Var...
Bu tip söylemleri ortaya atanlar, bir ara bana uğrasınlar da onlara
primlerini vereyim, primlerini üleştireyim… S. K. : Şiirinde “duygudurum”unu “sus”arak ortaya koyan bir
adam olarak hayatın içinde belli bir mücadele uğruna sürekli konuşmak
zorunda kalmak ne hissettiriyor? Zaman zaman çaresizlik duygusuna
kapıldığın oluyor mu? Z.
Y. : Çaresizlik,
haksızlığı kabullenenlerin içine düştüğü bir durumdur. Ben, henüz, çaresiz
kalmadım. Sürekli konuşmak değil de derinlikli düşünmek, işin doğrusunu,
kazın ayağının öyle olmadığını anlatmak ve bu yönde karşılaşılan
haksızlıklara boyun eğmemek en önemli şey... Bugünün ortamında, bir
kişinin sessizliği ve meydansızlığı yüz binlerce kişinin içindeki
fırsatçılığın alevlenmesine neden olabilir. Derdi olan çıkıp söylemeli…
Sessizlik Suikastı’nın edebiyat kâhyaları dışında kimseye bir faydası yok.
Şu şiar da önemlidir: Hem davul olacak hem de sancak. Sadece davul
olursa sünnet düğünü var zannederler. Ece Ayhan hatırlatmıştır bu sözü...
Yani, çıkardığınız seslerin yanı sıra bir bütünsellik, çelişkisizlik,
kararlılık ve belirginlik gerekiyor. S. K. : Son olarak, Puşt Ahali'deki güncel soruşturma
konusunu sana kısmen sormak istiyorum. Zafer Yalçınpınar kimleri
okuyor? Z.
Y. :
“Eşyadan çok insana benzeyen” ve “duvar saatleri gibi ahmak olmayan”
herkesi okuyorum. S. K. : Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür
ederim. Z.Y.
: Asıl
ben çok teşekkür ederim. Sağolasın… * “Kelimenin
Yüzü’ne Bakmak” Davut
Yücel: Bundan önceki şiir kitabın Livar’da, kelimeyi, dahil ettiğin
görsellikle sorgulamıştın. Şimdi de anlamsal açıdan sorguluyorsun. Seni bu
sorgulamaya iten nedir, bunların odak noktasında ne var? İlhan Berk;
kelimelerle, en çok da deyişle oynamaya bayıldığını söylüyor, senin için
de böyle bir düşüncenin varlığından bahsedebilir miyiz? Zafer Yalçınpınar: Benim düşündüklerim, imlediklerim ve
yazdıklarım için bir “caz yürüyüşü”nden ya da istatistik veya ekonometride
önemli bir yer tutan “random walk teoremi”nden bahsedebiliriz. Balığın
suyunu ya da katmanını bulmanın, oltayı çapari usulüyle kullanmanın
çabasındayım ben... Yakaladığımı yazarım, affetmem. Dediğim gibi, sabah
akşam çapariye çıkarım ve yakaladığımı
yazarım. D.Y.:
İmgeler, şairin gizleridir diye düşünürsek, sen bu gizleri çekinmeden
sunmuşsun. Nasıl bir şeyi amaçladın, kurmak istediğin neydi? Z.Y.: Kendimce, bir bakış kurmak, bir mukavemeti ölçmek ya da
denemek istedim. Kelimeler, olaylar, anlam, imge ve bunların arasındaki
ipleri yokladım ben... Buna “yüzleşmek” de diyebiliriz. Sadece benim
ve kelimelerin olduğu yalıtılmış, özel koşullarla donatılmış bir oda
düşün... Bu odaya bir “çınlama odası” olarak da bakabiliriz. Burada, böyle
bir ortamda, kelimeleri “sorgu sandalyesi”ne oturtmak, onları tokatlamak
ve kelimelerin aklını, anlamını onlardan geri almak... Buna baktım,
bununla uğraştım. Eğretilemeler ve tersimlemeler aracılığıyla kelimelerin
aklını ya da ortalama zekâsını onlardan geri almak... Bunun
peşindeydim. D.Y.:
Livar’dan sonra bu kitabına baktığımda, farklı tecrübelerden geçen ve
fakat kaynaktan beslenen damarlar seziyorum. Bu damarların birleştiği
nokta da sonuç olarak aynı. Belki burada da Oktay Rifat’ın bir sözünü
anmak gerek; benim düşüncelerim yoktur, diyor. Buna bakmak mı
demeliyiz? Z.Y.: Oktay Rifat büyük çok bir adam, çok sıkı bir şair...
Hiç çekinmeden İlhan Berk’in poetikasında Oktay Rifat’ın öneminin,
şiirinin çok büyük bir payının olduğunu söyleyebilirim. “Bay Lear” adlı
romanında Oktay Rifat şöyle söylüyor: “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu
söyleme inanıyorum. Hem de sonsuz derecede ve sonsuz olasılıkta
inanıyorum. Misal, Enver Ercan’la karşılaşmalarımız böyle oldu. Yaşamımda
da hep böyle oldu. Rastlantılar beni sürükledi, savaştırdı...
Rastlantıların gazabına uğradım, hep bunu ölçtüm ya da biçtim diyebiliriz.
Kaynak ya da yol bellidir; Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak” adlı kitabı,
İlhan Berk’in “Mısırkalyoniğne”si ve Ece Ayhan’ın tüm kitapları... Bunları
takip etmek gerekir, yeni şiir, sıkı şiir bu damarlardan beslenir. Ve
evet, Oruç Aruoba’yı da söylemek, düşünmek
lazım... D.Y.:
Bu kitaptaki maddeler nasıl oluştu, biraz bahseder misin? Z.Y.: 2004 yılıydı. 2000’den beri bir Ekşisözlük furyası
başlamıştı. Etrafımdaki birkaç arkadaşım “EkşiSözlük” ve “PrivateSözlük”
yazarıydı. Tüm vakitlerini buna harcıyorlardı. İşbu internetteki
sözlüklerin yapısını ve oradaki başlıkları incelerseniz bunların birer
“duvar yazısı, duvar metni” niteliği, grafiti özellikleri taşıdığını
görürsünüz. Ben de kendi hesaplaşmamı yarattım; kendimce, kendi
“im”lerimi, kökü bulmak istedim. Bir “çınlama odası” yaratmak istedim.
Kendi ekşi sözlüğümü yarattım...(gülüyor). Bu yazdığım maddeleri,
kelimeleri “Kelimenin Yüzü” adlı bir defterde topladım. Sonradan defteri
bilgisayar ortamına geçirdim ve “Kelimenin Yüzü” ilkin Zinhar şebekesinde
bir e-kitap olarak 2004 senesinde yayımlandı. Şimdi de Çekirdek Sanat’tan
kanlı canlı yayımlandı. “Bir defter serüveni” olarak başladığım “Kelimenin
Yüzü”nün benim için en güzel özelliği, ikinci baskısı yapılmış tek betiğim
ya da kitabım olmasıdır. D.Y.:
Kitapta, saymaya tersten başlıyorsun. Bunun, şiirindeki duruşla ilgisi
olduğunu düşünüyorum; oradaki sözcüklerin sendeki yansımaları gibi bir
şeyin etkisi belki... Anlatır mısın? Z.Y.: Eğer kelimelerle hesaplaşmak istiyorsan, im’e inmek
istiyorsan, kelimeyi sorgu sandalyesine oturtmak istiyorsan bu işi
sayıları arttırarak, “artan birikimli” bir şekilde yapamazsın. Bu iş bir
geri dönüştür, geri sayımdır, odaklanmadır yani “azalan birikimli”dir. Bu
nedenle kitaptaki kelimelerin numaraları, kitabın nümerik yapısı geriye
sayıyor. Mesele bu kadar basit, bu kadar biçimsel
aslında... D.Y.:
Kelimenin Yüzü’nde, yoğun bir muhalif tat var; görüntülerin, göründüğü
gibi olmadığını söyleyen ironik bir tat. Doğal olarak buna katılmayanlar
da olacaktır. Ancak sen kavramların, sözcüklerin (görüntülerin) altını
oymaktan vazgeçmiyorsun. Bu, muhtemelen önüne bir çok engel de
çıkartacaktır (çıkartıyordur). Yani, kelimenin yüzünün ve içinin farklı
olduğunu mu söylüyorsun? Z.Y.: Bu sır hakkında konuşmak istemiyorum. Her şair kendi
sırrını yaratır. Dağlarca’nın son kitabında yer alan şu iki dizeyle
meseleyi işaret edeyim; “Deli derler/Tek başına dolaşan
sözcüğe” * “İmgeleri
Ortalamak” Sesil
Sar: Toplam 52 sayfa olan, içinde 206 kelime taşıyan kitabın Kelimenin Yüzü, içerisinde
hiçbir direkt muhalif söz barındırmasa da genç yaşta bir sözlük yazma
cesaretinin ağırlığını taşıyor. Henüz kitabın çok yeni ama genel olarak
gelen tepkiler var mı, varsa nasıl? Zafer Yalçınpınar: Vallahi, aslında herhangi bir tepki
gelmedi henüz… Her zaman, her olayda maruz kaldığım şu ünlü “yok sayma
stratejisi” ya da “sessizlik suikastı” olgusu devam ediyor. Ama artık
mekanizmayı çözdüm; sıkı bir şeyler yapan, yazan herkese karşı editörlerin
ya da eleştiricilerin elinde bulunan ve sık sık kullanılan en etkili şey
“yok sayma taktiği”dir. Bunu uyguluyorlar. Bu durum benim için bir
”klasik” niteliği taşıyor ve artık şaşırmıyorum. Editörler beni
şaşırtırlardı eskiden, şimdi ise Monokl dışında beni şaşırtan herhangi bir
dergi yok… Kimse kusura bakmasın. S.S.: Kroşelerin geliyor mu? Z.Y.: Aslında yüz binlerce kez söyledim; ben birilerine
özellikle “vuruş” yapmıyorum ve bu işleri de pek sevmiyorum. Yaptığım tek
şey onların “çelişki”lerini onlara göstermektir. Böylece o insanlar kendi
çelişkilerinin ağırlığıyla –o hantallıkla- kendi kendilerine yıkılıyorlar.
Enver Ercan dışında kimseyle münakaşam olmadı henüz… Ve bilin ki bu
işlerle “kerhen” uğraşıyorum. İşyerlerinde de böyledir, bir konu hakkında
fikir beyan edersiniz ve bir bakarsınız ki o işin sorumluluğu sizin
üzerinize atılmış. Bu işler benim üzerime kaldı.
S.S.:
Kelimenin Yüzü’nde
imgelerini 206 kavramla sunmuşsun. Karşılaşacağın tepkiler dışında tehlike
arz eden başka bir konu olabilir mi? Örneğin, sence imgeler(in) hiç
değişmez mi? Z.Y.: Kelimenin Yüzü’nü bir pusula olsun, milletin
elinin, ayağının altında benim şiirlerimi anlamak ya da aydınlatmak
yolunda bir lamba, bir kolaylık olsun diye yazmadım. O kitap,
eğretilemelerden ve ağırlıklı olarak da tersimlemelerden oluşan bir iç
bakıştır. Kelimenin Yüzü, şiirin dışındaki saklı bir mecrada, yalıtılmış
bir bölmede kelimelerle teker teker hesaplaşmamdan ya da yüzleşmemden;
anlam, sezgi ve imge arasındaki iplerin sağlamlığını kontrol etmeye
çalışmamdan ibarettir. Bu deney odası boşlukla doludur. Bu odaya bir
“çınlama odası” bile diyebiliriz. Ben, kelimelerin ağırlığını yoklamaya
belki de ölçmeye çalıştım. İşbu yönelim, kelimelerin, kitabın yazıldığı
dönemdeki imgesel kökenleridir. O kitaba bir “ipucu” gibi bakmamalıyız.
Aksine, kitabın kendisi “ip”lerle dolu ve hatta karmakarışık bir dolaptır.
Tıpkı insanın yüzünde yer alan kırışıklar ve hatlar gibi... Kelimelere,
bana bir şey ifade etmeyen kırışık yüzlere baktığım gibi bakmaya çalıştım.
S.S.:
İmgeleri(ni) ortaya koymak bir şiir yazarını, yani seni, kısıtlamaz
mı? Z.Y.: Kısıtlamaz. Biraz önce söylediklerimi düşünürsen, bu
hesaplaşmayı, bu oluşturduğum yalıtım mekânını ya da o kitabın bir “sorgu
sandalyesi” olduğunu düşünürsen, işbu “tersimlemeler”in ve “iki nokta üst
üste”lerin beni kısıtlamayacağını fark
edersin. S.S.:
Semantiği sorguladığın Kelimenin Yüzü’nde,
kelimelerin yetersiz, bazen de gereksiz olduğunu ama bir açıdan da
yansımalarıyla var olduğunu görüyoruz. Öyküden şiire, şiirden
kelimeye… Buradan ötesi törpülenmeyecek kadar azalıyor gibi. Livar’da artlama şiirlerin
mevcut, Kelimenin
Yüzü’ndeyse kelimeler denize bakan biri gibi. Burada sonra sıra
tamamen letrizmde mi? Z.Y.: Bundan sonra ne olacağını kestiremiyorum. İnan ki
bilmiyorum… Zaten bilinmez de. Bugüne kadar da oturup özellikle bir şeyler
planlamadım. Ama böyle bir şeylerin, yönelimin ya da kısıtın olacağını pek
sanmıyorum. Bu tip bir bağlayıcılığı, daralmayı ya da tam tersine
genişlemeyi dört sene boyunca Serkan Işın üstlendi ve bir tek o adam göze
alabildi. Bu tip şeyler, aslına bakarsanız Serkan Işın’dan sorulmalı…
Benden değil. S.S.:
Şiirini hiç okumamış olanlar için şiirinin
biçimi ve anlam arayışlarına özgü şöyle bir benzetme yapmak doğru olur mu?
Sentaks açısından Ece Ayhan, semantik olarak da İlhan Berk şiiriyle
benzerlikler gösteriyor. Z.Y.: Doğrudur. Fakat benim şiirim bunlardan ibaret değildir.
Odaklanırsanız, şiirimde Edeuardo Galeano’nun, Cortazar’ın, Oktay Rifat’ın
etkilerini de görebilirsiniz. Eğer sezgileriniz biraz daha güçlüyse
şiirimde Paul Celan ve özellikle Oruç Aruoba etkileri de bulabilirsiniz.
Tüm bu etkiler, tüm bu borçlar şiirimin “nasıl olduğu” yolunda size fikir
verir. Ancak, şiirimin “ne olduğu” yolunda zerre kadar fikir vermez.
Ayrıca, bu konuda daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Poetikamı
anlattığım, ortaya koyduğum bir sürü yazım var. O yazıları okumak
faydalıdır... S.S.:
İkinci Yeni Akımı için, şiir değil diyenler var. Ne düşünüyorsun bu
konuda? Z.Y.: Kısaca cevaplayayım. İkinci yeni akımına “şiir
değil!” diyenlerin zihniyeti, Mahsun Kırmızıgül’ün “yönetmen” veya
“sinemacı” olduğuna inananların zihniyetidir. Bunların söylemlerinin
üstünde durmayınız. Bunlar yetkinlik denen şeyi bilmeyen
adamlardır... S.S.:
Kitaplarında, öfke yok;
Livar’da Livar
başlığı altında lirik bir biçimde babanla birlikte balık tuttuğun anlardan
mavi lekeli izler var. Çalgıdönüm başlığı altında
müzisyen yanını görüyoruz, Bu adlı bölümde ise Ece Ayhan’ı
ve biyografi içerikli şiirlerini. En sonda da Tepegöz adı altında görsel
şiirlerini… Hepsine dayanarak, senin için şiir bir arayış mı, aranan
mı? Z.Y.: Aynen öyle… Hep söylüyorum; doğru cevapları bulmak için
soruları doğru sormak gerekir. Bence artık, yaşadığımız çağın
dinamiklerine, teknoloji tüketimine falan baktığımızda “Sanat Nedir?
Şiir Nedir?” gibi sorular, doğru sorular değil. Benim için “Ne şiirdir?”
ve “Şiir Nerdedir?” soruları çok daha önemli… Kaynağını falan bilmediğim
bir sezgisellikle, el yordamıyla yapıyorum her şeyi... Ve Oktay Rifat ne
demiş; “Rastlantı bizden akıllıdır.” Ben bu söze sonsuz inanıyorum. Bir
“caz yürüyüşü”, bir duygudurum salınımı, bir eskrim… Duygudurumların
ve düşüncelerin tınısının ya da tuşesinin peşindeyim. Gerisi laf-ı güzaf…
S.S.:
En son grupta, 2007’de Ece Ayhan’la ilgili yapılanları not almışsın. Ece
Ayhan’ı ilk ne zaman okuduğunu hatırlıyor musun? Onu, sana bu denli
sevdiren, benim şairim, dedirten nedir? Z.Y.: Bu konuda fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü,
beni sevmeyenler bu konuda söylediğim her şeyi önce yanlış anlıyor, sonra
da çeşitli kötülük uygulamaları oluşturmak için aleyhimde kullanıyorlar.
Ama ben, asıl, Ece Ayhan şiirinin “sathi” tarafına hayranım. Ece Ayhan
şiirinin yukarıya ya da aşağıya doğru olmadığını bana Celal Gözütok
söylemişti. “Sıkı şiir” insanlara doğrudur, onlar içindir fakat ne yazık
ki işbu düzlem, sıkı şiir, akkor şiir, insanlara çarpar çarpar ve sonunda
durmak zorunda kalır... Şunu da eklemek istiyorum; Ece Ayhan’a ve şiirine
yanlış yerden bakıyorlar, baktılar… Onu anlamak için, ona “Ayhan
Çağlar” olarak bakmaları gerekir. Ece’nin deyişiyle “Tipolojiyi bilen
kazanır!” S.S.:
Neden bu kadar öfkelisin? Özellikle de edebiyat çevresine karşı neden
öfkelisin? Sence söyleme biçimin fazla sert değil mi? Z.Y.: Üslubumun sert olduğu doğrudur. Bunun nedeni bazı
kişilerin “çelişki”lerine, dirsek temaslarına ve retorik arsızlığına karşı
bende varolan tahammül eşiğinin her geçen gün biraz daha azalıyor
olmasıdır. Misal, bir adam var; bu adam bir çelişki yumağı ve aynı zamanda
da öfkeli… Şimdi ben bu adamın çelişkilerini, retorik arsızlıklarını ve
köylü kurnazlıklarını göre göre, bunlara maruz kala kala öfkelendim.
Örneğin bir adamın Özge Dirik konusundaki arsızlığı, pişkinliği beni
çileden çıkarmıştır… Sonra, başka bir adam var; bu adam kaynakçı
ustasından devşirme bir edebiyat heveslisidir. Yani topyekûn ya da
neresinden bakarsanız bakın bu kadardır, bu kadar eder. Ama bu adam
gerçekten çok heveslidir, çok inatçıdır vs. Bu hevesi onu bir yerlere
getirebilir, getirmiştir de ama o heves insanı “edebiyat kâhyalığı,
belediyecilik ve jüricilik” mertebesine getirirse, “Sendika başkanlığı,
statüko hırsı” mertebesine getirip bırakırsa ne olacak, ne olmuştur?
İşbu hevesli adam kendini kaybederek etrafındaki üç beş meczubun gazına
gelip bir “müptezel” ya da bir “muhteris” olmuşsa, en az onun kadar inatçı
birilerinin çıkıp “Hop kardeşim, sen bizi aptal yerine koyamazsın! Kazın
ayağı öyle değil!” demesi gerekir. İşte benim bu söylediğim gerçekler bazı
çevrelerce “öfke” olarak görünüyor,
anlaşılıyor. S.S.:
Şu an periyodik olarak bir yerlerde yazıyor musun? Z.Y.: Monokl Dergisi’ni ve Birgün Gazetesi’ni
seviyorum. Oralarda sürekli yazmaya çalışıyorum. Bir de, tabii ya,
P.A.T! var… No-Edebiyat’ı da sevmiştim ama geçenlerde,
onların editöryası son derece eski ve ezberci bir “dinlendirme” söylemiyle
karşıma çıktılar. Kısacası, şiirlerimi yayımlamayacaklarını kibarca bana
bildirdiler… Mecburen o dergiden de uzaklaştım ya da uzaklaştırıldım.
Gerçi, çok da önemli değil… Beni istemiyorlarsa yapacak, zorlayacak bir
şey yok… S.S.:
Belirtmek istediğin bir şey var mı? Z.Y.: Bilmem ki… Şunu söyleyebiliriz; bütün o içsiz,
tözsüz editörler, sessizlik tetikçileri, kötülük dayanışmaları ve bütün o
edebiyat cürufu şunu anlamalı: Şiir yazmak, şiir eleştirmek, incelemek
-hatta şiir okumak bile- “Berber Muhabbeti” mantığıyla veya esnaf
yordamlarıyla yapılmaz. Artık bu numaraları kimse yemez. Bunu böylece
bilsinler. Meselenin özünü anlayamıyorlarsa oturup mecburen,
ezberlesinler. S.S.:
Teşekkür ederim. Z.Y.: Asıl ben çok teşekkür ederim.
Sağolasın…
* “Livar’ın
İçinde” Davut
Yücel ile… 3
Mart 2007 M. Davut Yücel: “Livar”, çıkan ilk şiir kitabın. Daha evvel
yayımladığın öykü kitapların, anlatı kitapların var. Öyküyü, nesrin alt
başlığı olarak aldığımızda, şiire ya da şiirsel olana atılan bir adım
olarak ayırabiliriz. Bu anlamda öykülerinde de şiirsel bir tat var zaten.
Ancak yine de üç adet şiir kitabı çıkartmış birinin sonradan bir öykü
kitabı çıkartmasından daha az dikkat çekici bence bu (Tabii bunu söylerken
bir yandan da yayımladığın şiirleri gözden kaçırıyor değiliz.). Bu açıdan
baktığımızda öykü ve/ya da şiir yazmayı, birbirine bağlılıkları ya da
ayrılıkları hakkında, senin yazma sürecini de dahil ederek, neler
söylersin? Zafer
Yalçınpınar: Zekice
bir bulguya ulaşmışsın. Bak, ben yaşamın içinde yuvarlanan, debelenen,
gidip gelen bir adamım. Bazı olaylar ve görüngüler var ki bunlar
ancak şiirsel bir dille ya da bizzat şiirin kendisiyle ortaya konmalıdır.
Öykü dili ve kurgusu -yani şu bildiğimiz inşaat düzeneği- bazı görüngüleri
açıklamaya, istediğimiz hızda ve dozajda ortaya koymamıza yetmez. Ama şiir
apansız varoluşuyla bunları anlatabilecek güçtedir. Öykü bana çoğu zaman
fazla nizami ya da askeri geliyor. Didaktik eleştirmenlerin yapısalcı ve
şematik yaklaşımları da bugün öyküye böyle bakılmasını sağladı. Oysa ki
“Julio Cortazar” diye bir adam var! Eleştirmenler neden bu adamın
büyüklüğünü ölçemiyorlar, açıklayamıyorlar? Çünkü “gündelik hayatın
ustası” değiller, gündelik hayattaki şiiri fark edemiyorlar. O ünlü
dilbilimciler, Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsündeki gizleri neden fark
edemiyorlar? Çünkü müzisyen değiller, çünkü cazı ve cazın şiirselliğini
bilmiyorlar. Diğer bir örnek ise Sait Faik’tir. Onun hemen hemen tüm
eserleri düzyazı ile şiir arasında etkileşime giren bambaşka bir kimyada
oluşmuştur. Ama kimse yüksek sesle Sait Faik’teki şiirselliği
incelememiştir. Şunu demek istiyorum; şiir bir dağın röntgenini çekmek ve
görüngülere bu yolla bakmaktır. Öykücülük ise bir dağın içini araştırmak
için belirli yerlerden sondajlar yapmaktır, görüngülere mühendis gibi
yaklaşmaktır. Bu ikisinin arasındaki tek benzerlik ise “tipoloji
bilgisi”dir. Ece Ayhan’ın şu sözünü tekrar edeyim; “Tipolojiyi bilen
kazanır.” M.D.Y: Denizi seviyorsun. Bu sevgi kitabına da sirayet
etmiş durumda. Şiirde deniz senin için neyin
ifadesi? Z.Y.
:
Çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin kayda değer bir bölümü denizin üzerinde
geçti. Babamın en büyük merakı teknecilikle, balıkçılıkla ve denizle
ilişkilidir. Amcam ve dedemden ailemize yadigâr kalan bir teknemiz var.
Babam için oltalarının ve teknesinin bakımı, siyasetten, bankadaki
mevduatından ve o paranın yönetiminden en az on kat daha önemlidir. İşte
ben de böyle bir adamın oğluyum. Deniz, benim için, boğazlarıyla, kıyılarıyla, ırmaklarıyla,
limanlarıyla, “argos”uyla, tarihiyle, deyişleriyle, terimleriyle,
tekneleriyle, oltalarıyla, balıklarıyla ve balıkçılık tipolojisiyle
birlikte “akışkan” veya “devingen” bir bütünün ta kendisidir. Yani
deniz, kara benzeri bir durağanlık içinde değildir ve denizin hareketleri
karanınkiler gibi atonal eğilimli değildir, armoniktir. Ayrıca “deniz”,
tıpkı “gökyüzü”nün varlığı gibi bütünsel bir büyüklüğü ve genişliği de
ifade ediyor bende. Öylesine geniş… Bir şiirinde Serdar Koçak “uçan sandallar” ifadesini
kullanmıştır. Bunu çoğu kimse ya hiç anlamadı ya da yanlış anladı. Gündüz
vakti, bulutlarıyla birlikte gökyüzü denize yansıdığında, denizde
bulunan bir tekne gökyüzündeymiş gibi olur, yani uçar. Serdar Koçak’ın bu
tamlaması, şiirsel ve imgesel olarak denizi yeniden “göz önüne” almamı
sağlamıştır. Bugün, insanlığımız toprağın ve doğanın canını almak/yakmak
için garip bir mühendislik iştahıyla toprağa türlü türlü işkenceler
yapıyor. Bunu da girişimcilik veya yatırım mantığına bağlıyorlar. Oysaki
mesele düpedüz açgözlülüktür. Üstelik söz ettiğim bu aç gözlülüğü de
yöntemli ve planlı bir şekilde icra ediyorlar. Sabancı öldüğünde ve
mezarına gömüldüğünde kendi kendime şöyle demiştim; “Heh, Sabancı Bey,
şimdi ayvayı yedin; toprağın senden alacağı intikam çok fena
olacak!” Buna karşılık, denize karada olduğu kadar güçlü hücum
edemediler. Edemezler de. Deniz sallantıdadır ve örneğin, denizde kişisel
mülkiyet yoktur. Deniz herkesindir, denizin kanunları yazılı ya da yazısız
olmak üzere başka esaslar veya dengeler üzerine kurulmuştur. Şu bizim
ülkemizde, yani “emlak cumhuriyeti”mizde bir dönüm arsa için birbirini
kesen, parçalayan ve gömen insanlar, mafyalar vardır. Denizde ise
böylesine büyük bir kıyım yoktur. Eğer “denizaltı”ları saymazsak…
Ancak, LİVAR’daki “Gece Denizi” algısı ise daha farklı bir
yerden geliyor. Bir gece adadaki yazlığımızın bulunduğu koydan yola çıkıp
merkeze doğru yürürken simsiyah gece denizi gözüme bir “mürekkep” olarak
göründü ve yürüyüşüm boyunca bana eşlik etti. Israrla “Beni dinle ve beni
anla!” der gibiydi. Ben de onu anlamaya ya da çoğunlukla “sezmeye”
çalışıyorum. Şiirlerimde yaptığım şey, geceyi, denizi ve onların
tınılarını anlatmaya ya da sezdirmeye çalışmak…
M.D.Y: Aynı şekilde yalnızlık düşüncesi ya da teması da
hâkim şiirlerine. Bu yalnızlık korkulu bir yalnızlık mı, endişeli bir
bekleyiş mi yoksa bir kader mi, nedir biraz anlatabilir
misin.. Z.Y.
:
Genelde “yalnızlık” ile “tek başına olmak” birbirine karıştırılıyor. Ben
yalnız bir adam değilim, ama çoğu durumda, çoğu şeye karşı “tek başına”
olduğum ya da “tek başıma” kaldığım söylenebilir. Yalnızlık kuyusundan
düpedüz bahsetmekten kaçınıyorum ve evet, fazla ıssız, fazla kuytu, köşeye
sıkışmış olmak… İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ve kendini
kandırmadan “iyice bir” düşündüğünde, varoluş zonklamasından, ötekilerden
ya da “memleketin hâli”nden endişelenmez de ne yapar? Sonra, “yalnızlık”
dediğimizde Enis Akın’ın şu dizesini ya da büyük sorusunu aklımdan
çıkaramıyorum: “Nasıl yalnız bırakır adamı bir meydan?” Geçenlerde Emil
Michel Cioran’ın “Burukluk” adlı eserinde okuduğum şu söz de beni çok
etkiledi; “Eğer Nuh biraz ileri görüşlü bir adam olsaydı, o gemiyi
batırırdı!”. Bilmem anlatabildim mi… M.D.Y: Kitabın isminden yola çıktığımızda, bu toplama
dâhil ettiğin şiirler kurtarılmış olanlar
mı? Z.Y.
:
Kitabın isminin kısa hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım
günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan
kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz
alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi
olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini
yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve
muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar;
anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de
debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası o şiirler ve
işler kurtarılmış olanlar değil, aksine, yakalanmış
olanlardır. M.D.Y: Kitabın “Çalgıdönüm” isimli bölümünün girişinde
yer alan Sting’e ait iki paragraflık metinde; müzisyen olarak kendilerinin
yaptıkları müzikle, aslında sessizliği vurguladıklarını söylüyor. Senin
şiirine baktığımızda da böyle bir sessizliği vurgulama durumu seziliyor.
Şiirlerinde yer alan susları, ses boşluklarını, anlam boşluklarını,
duraksamaları düşünürsek; sessizliği vurgulamak düşüncesi senin için ne
tür bir amaç ve bu amacın nihayetinde metin ile anlam arasında bir tür
prozodi oluştuğunu söyleyebilir miyiz? Z.Y.
:
Konuyu matematikçi gibi “örten fonksiyon” mantığıyla ele alıp kontrpuan
bilgisinden yola çıkarsak “prozodi” oluştuğunu söyleyebiliriz. Ama benim
peşinde olduğum ve kullandığım zaten “anlam kayması”yla yürüyen bir şey…
Dizelerimde “aksak bir anlam” söz konusudur. Sonra, “anlam”ın en tehlikeli
yanı imgenin barındırdığı coşkuyu azaltması ve ortalama zekânın hizmetine
sunmasındadır. Biliyorsun, anlamın yerine sezgiyi koymak gerekiyor. Yeter
ki istediğim duygudurum geçişlerini ya da tınılarını yansıtabileyim ve
“bütünden daha önemli bir ayrıntı”yı, şiiri farklı kılan eklemleri
ustalıkla işaret edebileyim… Gerisi laftır. M.D.Y: Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum.
Şiirlerini kurarken de o alana ait bir takım şeylerden faydalandığını
yazmıştın bir keresinde. Bu anlamda, evet, şiirine ilişkin bir takım
denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu an için
konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri
nedir? Z.Y.
:
Mesele sanıldığı kadar
karışık değil aslında;
deneysellik olarak görülen şey, caza olan ilgimi, müzisyenlik
geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku dönemeçleri”ni
şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil. Aslında yaşamsal,
geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve onların tuşesini
çok takip ettim. Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl
tınıdığını iyi bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki
köşeler, bir hi-hat’teki sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki
tekrarlar ve yükselişteki koro duygusu, bir atak ya da bir senkoptan
sonraki “sus”… Bunlar benim için çok önemli şeylerdir. Bir de çalgıların
tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet en sevdiğim çalgılardır.
Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten ve şiirsel bulurum. Zurna da
buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal benzetmelerin ve çalgıların
mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey değildir. Bunu akıl etmek de, ne
bileyim, geçmişimden gelenlerin pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir…
Örneğin Patricia Barber’ın “The Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas
ezgisi kafamın içinde “bakar yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte
tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın içindeki dizeyle birlikte baş başa
buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de gerçekten bilmiyorum. Şunu da
eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir Davul Cümlesi” adında bir şiir
tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun hiç de deneysel bir şiir
olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak algılıyorsunuz… Ece Ayhan
şu sözü boşuna dememiştir: “Tarihe bakarsanız anlarsınız!” Ben de
rahatlıkla “Müziğe bakarsanız anlarsınız!”
diyorum. M.D.Y: Şiirinin müzik ile olan ilişkisinden bahsettik.
Bir de sanki bir tiyatro oyununun sahneleri oynanıyormuş gibi ya da kısa
metrajlı bir filmin çekimleri yapılıyormuş gibi etki oluşuyor zihnimde.
Önce bu alanlarda da çalışmalarının olup olmadığını sorayım. Şu an
üzerinde çalıştığın ya da ilerisi için düşündüğün bir şey var
mı? Z.Y.
:
Sanırım, üzerinde oluşan söz konusu etki şiirlerimdeki bazı atmosfer
odaklanmalarından kaynaklanıyor.
Kesinlikle böyle bir fikrim ya da planım yok. Olmasını da istemem.
Şiirlerimde kullandığım bazı bölümlemeler, ayraç niteliği taşıyan
kelimeler ve dizeler bir sahnenin perdesinin açılışını veya kapanışını
çağrıştırabilir. Ya da ışıkların sönmesini falan… Ama sadece bu kadar,
daha fazlasını amaçlamıyorum. Bazı kişisel sebeplerden dolayı
tiyatroculardan nefret ederim. Özellikle de başarısız tiyatroculardan ve
senaryo yazarlarından… Yaşamın kurgusu ve mimikleri tiyatrolardaki gibi
değil; yaşamın replikleri tiyatrocuların ya da senaryo yazarlarının
ortalama zekâya yönelik kurduğu turşular gibi değildir. “Gösteri toplumu”
kavramından hiç söz açmayacağım, çünkü içinden
çıkamayız… M.D.Y: Şiirinde, başkaldırıya varabilecek eleştirel bir
duruşunun olduğunu söyleyebilir miyiz? Z.Y.
Hem
edebiyat dünyasında hem de gündelik hayatımda kabullenemediğim birçok
“”hoyratlık” ve üçkağıtçılık var. En yakınımda bile bunu görebiliyorum
bazen... Şiirimde, önce bu sevmediğim hoyratlıkları işaret edip ardından
da -bile bile- onları “rezil” etmeye kalkıştığım oluyor.
Şiirimin “ayağa kalkarak bağırmak” gibi bir derdinin olduğunu sanmıyorum,
ancak bazı şeyleri de yüksek sesle söylemek gerekiyor, gerekir de. Bu
bizim okurun ya da toplumun (topluluğun) alışık olduğu bir şey değil…
Sonuçta, çoksesliliğe, eşanlılığa ve anlam kaymasına alışkın olmayan
burnunun dikine yaşayan sessiz bir yığın bizimkiler…
Garipsiyorlar… M.D.Y: Şunu merak ediyorum; ilginin odaklandığı farklı
noktalar var. Ve bunlar “malzeme”, “biçim”, “düşünüş” olarak şiirine
yansımış durumda. Bunlarla yazım sürecindeki ilişkin nasıldır,
değişmezlerin var mıdır? Yukarıda denizin etkilerinden bahsetmiştin ya da
müzik… Sorunda “düşünüş” değil de “seziş” deseydin tam yerinden
vurmuş olacaktın. Benim değişmezim “bakmak”… Daha fazlası bana zarar veriyor.
Bir “bakış”ta, bir “görüngü”yle tüm şiirimin rotası değişebilir. Benim
“bakış”ım bir “yelkenli”ye benziyor. Yavaşlar, hızlanır, ayarlar, kurar,
açar, kapar, ölçer, durur, debelenir vesselam… Bunu seviyorum.
“Anlam”ı kırmayı, “anlam” denen şeyi bir sorgu sandalyesine oturtup
sorgulamayı, tokatlamayı çok seviyorum. “Biçim” ve “malzeme”ye gelince...
Onlar benim şiirimin “çapari
oltası”dır. M.D.Y: Tekrar konuya dönecek olursak; kendi dilini
konuşan, kendi müziğini çalan, kendi senaryosunu yazan bir bütün var
karşımızda. Ve aynı zamanda şair oradaki duyguya da hakim, duygu başıboş
bırakılmamış. Şiirlere ‘-sus-’lar veriliyor, kesiliyor, bölünüyor. Bütün
bunlar şiirde birleştiğinde de bir tür sınırsızlığı ya da sınırları
zorlamayı (metinlerarasılıktan alanlararasılığa geçiş) çağrıştırıyor.
Umberto Eco’nun “Okura tek bir anlamın kendini zorla kabul ettirmesini
önlemek gerekir” deyişini hatırlamak gerekir belki burada. Bu, şiir
olumlayan bir özellik bu anlamda. Görsel şiir için de düşünecek olursak,
alanlararasılığı yoğun şekilde hissedildiğini söyleyebiliriz.
Şiirlerindeki bu çağrışım zenginliği için ne söylersin?
Z.Y.
:
Bu durum eklektiktir, aksak bir kolâjdır ve sıkılgan, saplantılı bir
adamın elindekilerle ne yapabileceğini düşünmesinin sonucudur: Dolaşımdaki
tümce yapılarını, görüngüleri ve düşünce dizgesini -belli ilkelere
bağlılıkla- nasıl kaydıracağını ya da eğeleyip aşındıracağını sürekli
düşünen bir adamın başıbozukluk zenginliğinden başka bir şey değildir.
M.D.Y: Yukarıda saydıklarımızdan olsa gerek, şiirinde anlamın
sayfaya, bütüne yayıldığını da söyleyebilir
miyiz? Z.Y.
:
Söyleyebiliriz, ama her şiirim veya her dizemin uzantısı için bu söylem
geçerli değil. Boşluğu vurgulamaya çalıştığım bazı dizelerim için geçerli
bu… Ancak, görsel şiir kuramında şöyle bir ilke de var: “Görsel Şiir’de
ilk dize, sayfa düzleminin üzerindeki herhangi bir
koordinattır.” M.D.Y:Kısa ve az kelimeli şiirlerden her zaman daha çok
etkilenmişimdir ben. Az kelimeli şiirler belki konvansiyonel alana
yakınlık tehlikesi bakımından güncel dile, çok sözcüklü ve çok sayfalı
şiire tercih ediliyor… Ama, senin yazdıklarında güncel dil olmasına karşın
az sözcüklü bir yapı da var. Bu konu hakkında hem “Livar” bağlamında hem
de şiir görüşün bağlamında neler
düşünüyorsun? Z.Y.:Bu durum, aslına bakarsan, bendeki Wittgenstein
etkisidir. Kelimelerin bir ağırlığı var. Dize olarak kullandığım kelimeler
ya da hecelemeler, görüngüden ve imgeden uzanan iplik parçalarıdır. Bunu
tartmayı öğrenmek gerekiyor. Gündelik hayatımızda kelimeleri “ayağımıza
ayakkabı giyer” ya da “kapıyı kapatır ve gider” gibi hoyrat
kullanıyoruz. Bu hoyratlık canımı sıkıyor. İşte ben, “gündelik” ile
“ağırlık” arasındaki karşıtlığı kullanıyorum Livar’da… Şiirde “vurgu” çok
önemlidir. “Gece”, “kıyı, “sis” ya da “susku” kelimelerinin ağırlığını,
şiirde tek başına kullanıldıklarındaki ağırlıklarını ya da hecelemelerle
oluşan anlam kaymalarını, bu tip bir “vurgusal zekâ”yı göstermek
zorundayım. Bu durum ilgi çekici ve denenmemiş bir “karşıtlık” yaratıyor.
Oruç Aruoba’nın “Ol/an” adlı kitabına ve Necatigil’in “hecekırım”
çalışmalarına da çok önem veriyorum. M.D.Y: İkinci şiir kitabını ne zaman elimize alıyoruz
peki? Ya da elimize alacağımız kitap ne üzerine
olacak? Z.Y.:
İkinci şiir kitabımı henüz bilmiyorum, yani henüz öyle bir şey yok.
Livar’ın dosyalaşması dört sene kadar sürdü. Uzun bir süre şiir kitabı
yayımlayacağımı sanmıyorum. Şimdi, “Adabeyi” adında bir “novella” ya
da “uzun öykü” yazmaya başladım. Sırası gelmişken söyleyeyim; ben roman
türünü sevmiyorum, roman yapısı bana çok yavaş ve dekoratif geliyor. Onun
yerine “Novella” biçimi, kurgusu bana daha uygun. Ayrıca, bu aralar
defterlerimle de çok ilgileniyorum, ama defterlerimdeki anlatıları,
anıları, çizimleri ve tümceleri ne yapacağımı da hiç bilmiyorum. Üç
adet tamamlanmış defterim var; “Çünkü Defteri”, “Çapari Defteri” ve
“Turuncu Defter”… Kısacası, onlar ne olacak, yazdıklarım ne zaman, nasıl
yayımlanacak, pek kestiremiyorum. Bu belirsizlik her zaman olmuştur…
Biliyorsun, bizim memlekette “Dağlarca olsan bile şiir kitabını basmayız”
diyen yayınevi sahipleri falan var… Onlar ne zaman ayarlar ya da hep
aymaz olarak mı kalacaklar belli değil… M.D.Y: Kitabın son bölümü olan ‘Tepegöz’de, on iki adet
görsel şiirin yer alıyor. Bu çalışmalarında çok çeşitli teknikler
kullanmıyorsun, genel olarak görsel bir takım malzemeler ile tipografik
malzemenin birleştiği çalışmalar. Orada oluşturmayı amaçladığın dünya
nedir? Z.Y. :
İnan ki bilmiyorum. Görsel şiir kuramıyla ilgili tutarlı ve çelişkisiz bir
şeyler söyleyebilecek birikime henüz sahip değilim. Belki ileride… Ama
görsel işlerimde oluşturmaya çalıştığım dünya hakkında şunu
söyleyebilirim: Bir adam geliyor bir davula vuruyor, bir sene sonra gelip
aynı davula bir kere daha vuruyor. Arada oluşan boşluk ve orada yuvalanan
kimya, coşku, uzam, denge, likidite… Sanırım, bunları göstermeye, bunları
nitelemeye çalışıyorum. M.D.Y: Görsel olan “nesne” ile şiirin –ya da
şiirselliğin- birleşmesi; maddeleşmesi ya da klasik deyişle
dünyevileşmesi, bu tarz çalışmalara ‘iş’ denmesinin sebebi midir? Ya da
senin için görsel şiir öyle midir? Z.Y.
:
Bu konuda Serkan Işın’ın sözleri çok önemlidir. Monokl’ın ilk sayısında
onun “Şiirde İş” adlı bir yazısı vardır. O yazı “iş” tanımlamasını
ortaya çok düzgünce koyuyor. “Teknik” kavramının açılımları ve günümüzdeki
yönelimi de çok önemli… İsteyen o yazıyı okuyabilir… Bir de, tabii ya,
benim bunlara “iş” deyişimin altında bir güvensizlik kıvılcımı da yok
değil… M.D.Y: Tavır ve amacı itibariyle görsel şiir direkt
olarak hayatın kendini vermektedir, göstermektedir. Bu anlamda göstergenin
soyuttan somuta geçmesiyle anlam dağarcığı belli göndermeler dışında
zihinde fırtınalar yaratma yetisini de kayıp mı etmiştir yoksa aslında
anlamı sonsuz sayıya mı çıkartmıştır? Z.Y.
:
Görsel şiir, bence, şiirsel algının ya da sezginin osiloskobudur. Sanırım,
bu osiloskobun da alt ve üst sınırları vardır. Bir de ben
matematikteki şu sözü çok severim: “Sebepler zinciri sonsuz
değildir!” M.D.Y: Bu işlerinde neyi, nasıl
değerlendiriyorsun? Z.Y.
:
Görsel işlerimde duygudurumların tınısını “dengesel” olarak yerlemlemeye
çalışıyorum. Görsel işlerimdeki “Ş” harfinin yerlemi İlhan Berk’in
“Şiir bir tuğlanın minareden aşağıya atılmasında ama yere düşmemesindedir,
havada asılı kalmasındadır” fikrinin yansımasıdır. “Şiir dengesi”
işlerimde müzik var. Bunu kimse fark etmiyor. Aslında en sıkı “müzikal
tuşe”ler şiir dengesi başlığı adı altında topladığım görsel işlerimde
yuvalanmış durumdadır. M.D.Y: Görsel işlerini hazırlarken maddede ya da
nesnede bir söyleyiş biçimi mi oluşturmayı hedeflersin yoksa işin kendisi
direk madde ya da nesne mi olur? Bu işlerin oluşum süreci nasıl işler
sende? Z.Y.
:
Sanırım ilki… Ama, şu “oluşum süreci” meselesini atlayalım. Çünkü, inan ki
ben de ne yaptığımdan ve nasıl yaptığımdan henüz emin değilim.
Bendeki “görsel iş” sürecinin veya denkleminin büyük bir kısmı hâlâ
stokastik değişkenlerden oluşuyor. M.D.Y: Görsel şiir; şaire, ressama, grafik
tasarımcısına, mimara, kaligrafi/hat sanatçılarına hatta romancıya,
öykücüye seslenen kendinden bir şeyler bulabileceği bir alan. Bu çok
yönlülüğü nasıl değerlendiriyorsun? Z.Y.
:
Bu zenginliğe “doğuşkanlık” denir. Görsel şiir müthiş canlı ve
dinamik bir alandır. Yeni bir meydan ya da bir panayır, büyük bir devinim,
bir karınca yuvası… Çok sıkı bir verim ve soyutlama alanı… Herkes buna
bilgisi ve tekniği ölçüsünde paydaş olmak isteyecektir. Hatta, ağızlarına
doladıkları şu “inovasyon” sözcüğüyle birlikte bu işe yakında mühendisler
de karışacaktır. Öyle görüyorum ben… M.D.Y: Görsel şiirin Türk şiirine katkısı nedir
sence? Z.Y.
:
Bence, görsel çalışmalarla birlikte şu eski sözel şiirden ve onun
retoriklerinden uzaklaşmanın bir aşaması daha tamamlanmış oldu. Görsel
Şiir, tekniğin cehenneminden uzak olan “gölbaşı şairleri”nin ve “retorik
arsızları”nın karşısına sağlam bir söylem ve uygulama alanı olarak çıktı.
Edebiyat kâhyaları ve şairler, şiirlerini ve imgelerini bir kez daha
düşünüp, dizelerini akort etmek zorunda kaldılar. Bu durum, açık
söyleyeyim, Serkan Işın’ın ısrarı, cesareti, başarısı ve tokadıdır. Serkan
Işın görsel şiiri icat etmedi, kendini görsel şiirde buldu, oraya kadar
gidebildi. Bazı şiir çevreleri de aymazlık –tabii ki- yapıyor; pestili
çıkmış içsiz dosya konularını sunmaya devam edip sıkı işleri, görsel
şiir’i “Yok sayma” stratejisini uyguluyorlar. Yalnız, bu noktada şöyle
bir tehlikeye de işaret etmek istiyorum; karaya çekilmiş bir teknede
kürek çekip “kuram”ın gergin derisini/yüzünü patlatmamak gerekiyor.
“Derisi patlamış bir davulun kasnağını sıkan, kastıran” bir sürü
kuramcı adam ve “heves”li dergi de var şu an… Onların düştüğü hataya
düşmemek lazım. Ayrıca, “Cemaat” olgusu da büyük bir tehlikedir. Bugün,
“tarikat, cemaat, şeriat, hakikat” gibi dört kapılı dinci söylemlerin
üzerine çalışmalarını, ilişkilerini kuran edebiyatçılar var. Bunlar
sanatçı tipolojisinin “kendi dağının tepesinde yalnız” oturduğunu
bilmiyorlar mı? Sanatçıların bir “halay takımı” gibi birlikte bulunmasının
hiçbir anlamı yoktur. Efelerin oyunu gibi tek başına oynanan bir oyundur
sanat… M.D.Y: Görsel ya da somut şiirin bulunduğu yola şöyle
bir baktığımızda, bunun gittikçe halktan koptuğunu ya da kopacağını,
şiirin belli bir kesim dışında anlaşılmaz kalacağını söyleyebilir
miyiz? Z.Y.
:
Söyleyebiliriz. Ama bunu biz yaratmadık. Tarihte şair hep tek başına
kalmıştır, toplumla arasındaki ilişki aksaktır ve şairler birbiriyle kavga
halindedirler. Biz kimseyi hor görmedik ama herkes bizi “hor görmek” ya da
“yok saymak” eğilimindedir. Bu uzaklık “edebiyat kâhyaları” yani editörler
tarafından icat edildi. Bu durumun kaynağı ya da başlangıcı bizim
yaptığımız ettiğimiz şeyler değil. Tüketim toplumu, çıkar
çatışmaları, sığlık ve bu tip şeylere angaje olan editörler var… Ama
bazen, özellikle de son zamanlarda “Yahu, böylesi daha iyi!” dediğim de
oluyor. “Ortalama zekâ” ve “edebiyat kâhyaları” ile kesişim noktalarımı
akort etmeye ihtiyacım yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin sularıdır:
Birilerinin hizasına gelecek değilim… Örneğin, Ece Ayhan’ı kimse
kafakola alamamıştır. Kafakola alamadıkları için de “Ece kötü bir adamdır”
söylemleriyle onu yıprattılar. Halbuki Ece Ayhan şiirlerinin altından onun
imzasını çekin ve yerine “Ayhan Çağlar” imzasını koyun, herkesin nasıl
hayran kaldığını göreceksiniz… Bugün, neresinden bakarsanız bakın Ece
Ayhan’ın sadece ismini yıpratabilmişlerdir, şiirini
değil… M.D.Y: Görsel şiir, şiir metinlerinde yer alan
harflerin özel olarak biçimsel boyutlarda kullanılmalarıyla kendini
gösterdi ilk olarak. Somut/Görsel şiirin malzemesi yine metne dahil olan
ya da olmayan ama her hâlükarda metne ait olan harfler idi. Fakat bu büyük
bir değişime uğramakta. Bu şu demek, şiir olan bir şey aslında şiir gibi
de değil. Bunun için sınırsızlığın bir ürünü, çağın bir görünümü
diyebiliriz. Tabi bu farklı açılardan okunabilir. Sen bu sınırsızlık
hakkında neler düşünüyorsun? Z.Y.
:
Ben bu sınırsızlığı “armonik kaosun mazgalı” olarak görüyorum. Tınısı
kulağıma böyle geliyor. Bence –sıkı- yazarlar, “yalansızlık” ve “özgürlük”
çerçevesinde varolmalıdır. “Görsel Şiir” her iki kavramın günümüzdeki
karşılıklarına bir “armonik kaos” olarak hizmet etmektedir. Ancak, şöyle
bir düşüncem de var; günümüzdeki kavram karmaşasını düzeltmek için bir
milyon kişi hayatlarının başından sonuna dek tam zamanlı ve eşanlı olarak
çalışsalar bile bu işi beceremezler. Öyleyse ben, tek başıma, hiçbir
şeyi beceremem; tek başıma kalmaktan ve batmakta olan bir teknenin suyunu
almaktan başka…
*
“Livar’dan
Denize” Gül
Acemi ile... 4
Ocak 2009 Gül Acemi: Kitabınızın adı ‘Livar’... Teknenin içinde bir
deniz parçası, yani balığın hayata tutunduğu yer... Bu tutunma ve inat
duygusu şiirlerinizde de görülüyor. Şunu merak ediyorum; Livar’ı hangi
duygu ve düşüncelerle yazdınız, sizce şiir yazmak ile denize açılmak
arasında bir benzeşme var mıdır? Zafer Yalçınpınar: Livar, balıkçılıkta, yakalanmış balıkların
bir süreliğine canlı tutulduğu, istiflendiği ve deniz suyuyla dolu olan
bir bölme anlamına geliyor. Yani balıkçılık açısından düşündüğünüzde
Livar, balığın hayata tutunduğu yer değil de onun hayattan, denizden
koparıldığı geçici bir ortamdır. Ama kitaba Livar ismini vermemdeki
gerekçe bu tip ayrıntılar değil... Çocukluğumda, babamla birlikte balığa
çıktığımız günlerden birinde yaşadığım bir olayın, bir tanışmanın
sonucunda kitaba “Livar” ismini verdim. Daha önceki söyleşilerimde bu
konudan çokça bahsetmiştim... Şimdi, tekrar etmeye gerek yok... Bence,
şiir yazmak ile denize açılmak arasındaki benzeşim “bilinmezlik”
duygusudur. Teknolojideki gelişmelere rağmen, hangi donanımla çıkarsanız
çıkın denizde –zaman içerisinde- başınıza neyin geleceğini, neye
rastlayacağınızı bilemezsiniz. Şiir de böyle bir şeydir. Örneğin İlhan
Berk’in “Kuyucu Arıyordum” başlıklı bir yazısı var... Hikâye şöyle; İlhan
Berk kuyucuya bahçesindeki bir yeri gösteriyor ve “buradan su çıkar mı?”
diye soruyor. Kuyucu da şöyle cevaplıyor: “Çıkar da çıkmaz da...
Bilinmez!”. Sonra İlhan Berk bu bilinmezlik durumunu şiirindeki
buluntulara, anlam arayışlara ve soyutlamanın derinliğine
benzetiyor... Livar’ı hangi duygularla yazdığıma gelince... Livar’da dünya
kadar duygu var. Tipoloji de var. Ama kitapta asıl önemsenmesi gereken şey
duygudurumlar, tipolojik öğeler ve imgeler arasındaki geçiştir,
tuşedir... Bu geçişler Livar’daki bütünlüğü ve canlılığı
çerçeveleyen, tanımlayan önemli özelliklerdir. Livar’daki şiirlerin
belirleyicisi şiirlerde yer alan suskular ve yan anlam salınımlarıdır.
G.A.: Livar duygular kadar düşüncelerinize de vurgu
yaptığınız, yaşamın acımasız ve aldırmazlığına karşı duran, düşüncelere
yaslanan bir kitap. Aynı zamanda kelimelerle, yeni düşünme yöntemleri ile
yeni biçimler kurmak gibi cesaretli bir girişim seziliyor. Bu kitapta bir
“düşün şiiri”nden söz edebilir miyiz? Z.Y.: Felsefe ve şiir arasındaki ilişkinin uzun bir tarihi
var... Fakat, Livar, bir fikir, bağlam ya da temellendirme yığını değil.
Şiir, binaların yükselişine ya da binalardaki işlevselliğin dağılımına
benzeyen bir inşaat mantığıyla yazılmaz. Şiirdeki süreç deterministik
değildir. Stokastiktir. Livar’daki bazı dizeleri ve eğretilemeleri birer
“önerme” olarak da okuyabilirsiniz. Ancak, Livar’daki bu dizeler üzerinde
ne kadar düşünürsek düşünelim varacağımız karar noktası ya da edineceğimiz
çıkarım düşünsel değil de -gene- imgesel olacaktır. Bu nedenle bir “düşün”
şiiri yazdığımı ileri süremeyiz. Aklıma geldi diye söylüyorum, bir
zamanlar “lirik felsefe” şeklinde kavramsallaştırılmaya çalışılan bir
söylem vardı. E.M. Cioran’ın yazıları bu söylem çerçevesinde
değerlendiriliyordu. Kimse fark etmiyor ama, sanıyorum, Oruç Aruoba’nın
eserleri için de bu söylem geçerlidir. G.A.: Livar’daki şiirleriniz arasında bir süreklilik
var. Yaşamın sürekliliğini vurgular gibi… Yüksek sesli şiirler
bunlar, yani içinizden mırıldanır gibi değil, okuru kışkırtmak gibi bir
tavırla yazılmış gibiler. Kışkırtmak felsefenin işi, yeknesak düşünceye
çomak sokmak. Livar’daki şiirlerinizin böyle bir niyeti var
mı? Z.Y.: Yok. Livar’daki süreklilik benim birtakım imgesel
saplantılarımdan ve bunların yaşamdaki tipolojik karşılıklarından
kaynaklanıyor. Livar’daki şiirler okuru kışkırtmak amacıyla yazılmamıştır.
Hatta zaman zaman Livar’ın gereğinden fazla kişisel, sadece beni
ilgilendiren lirik öğeler içerdiğini bile
düşünürüm. G.A.: Şiirlerinizi okurken, şiir-müzik arasında bir
etkileşim seziliyor. Sizce şiirin müzikle olan bağı nasıldır, şiirde bunu
önemsediğinizi söyleyebilir miyiz? Kelimelerin kendine has ritmi ve tınısı
dışında, farklı tınılar yakalama uğraşı içinde olduğunuzu, bildik
kelimelerin yeni müziğini arıyorsunuz diyebilir
miyiz? Z.Y.: Benim için kelimelerin arasında yeni bir müzik aramak
değil de kelimelerin imlediği şeylerin -bazen de yan anlamların-
arasındaki müziği, tınıyı biçimlendirmek daha önemlidir. Caz
müziğinin armonik özgürlüğü hatta melodik atıfları beni ve şiirimi çok
etkilemiştir. Özellikle de caz davulcularının davul cümleleri... Ya da bir
trompetçinin nefes tuşeleri... O suskular... Oradaki coşku, senkop ve
zamanlama... Müzik ile şiir arasındaki ilişkinin genel yapısını ya da
fonetik notasyonu filan tüm ayrıntılarıyla bilmiyorum, fakat benim şiirim
söz konusu olduğunda “duygudurum tuşe”lerinin çok önemli ve belirleyici
bir şey olduğunu biliyorum. Şiir bir zamanlama, tuşe ve bağımsızlık
meselesidir... Caz da öyledir. G.A.: Sizce ne-neler şiirdir ve sıkı şiir nerede başlar?
Yaşamanın Livar’ı yazmak mıdır? Z.Y.: İlhan Berk’in kuyucu meselesinde bana çağrıştırdığı bir
başka şey de “Sıkı şiir nerdedir?” şeklindeki sorgulamadır. Aslında, bu
konu üzerine fazlaca konuşmak istemiyorum, fakat size birkaç ipucu
vereyim: Sıkı şiir sezgisel bir yüzleşmenin akkor sonucundan veya
coşkusundan çıkar, yazılır. Yaşamdaki karşılığı, ateşleme noktası
sezgiseldir. Fakat bu çıkarım, uçsuz bucaksız iki uçurumun birbiriyle
karşılaşması gibi korkunç da olabilir... Ayrıca, sıkı şiirde süreç vardır.
Sıkı şiir, aksak anlamların geçerli olduğu sezgisel bir seviyede, bir
süreç eşliğinde ve olabildiğince armuzsuz yazılır.
G.A.:
Kitapçılarda kendine zor da olsa ufak bir yer edinmiş olan şiir
kitaplarının arasında Livar’ın olmayışı bir tercih mi, yoksa bildik
isimler dışındaki şiir kitaplarının paylaştığı bir ortak yazgı mıdır? Okur
Livar’ı nasıl bulup okuyabilir? Z.Y.: Livar, 2007’in başında yayımlandı. Kitabın dağıtımı ve
şu an nerelerde bulunduğu hakkında fazlaca bir şey bilmiyorum...
Aslında işbu kitapçılık ve dağıtım meselesine değinmekte de fayda
var: Şimdi, bugün, büyük şehirlerdeki kitapçıların hemen hemen hepsi
endüstriyel satış noktalarıdır. Yani, kitapçılar ve mağazacılık mantığı
edebiyatın içtenliğini, sahiciliğini ve bilgi birikimini taşımıyor,
taşımaz. Hatta bu anlayış edebiyata ve yazarlara zarar veriyor, verir.
Edebiyattan ve sanattan habersiz ya da yüzeysel bilgilere sahip
tezgâhtarlarla, mağaza müdürleriyle, stok sayımcılarla, raf
kiralayıcılarla, kitap kulesi inşa edenlerle, irsaliye düzenleyenlerle ve
kasiyerlerle edebiyat ortamı ilerleyemez... Bu kişilerin edebiyat bilgisi
ya da edebiyat üzerine bir liyakati yoktur, sadece stok yönetimi,
pazarlama ve satış konularında birtakım becerileri vardır. Belki biraz da
tarih, siyaset, politika filan biliyor olabilirler... Bu nedenlerle
sahaflık ve sahaf geleneği edebiyat için çok daha önemlidir, derindir,
işlevseldir ve kalıcıdır. Livar, bazı sahaflarda var... Aklıma gelmişken
şundan da bahsedeyim; geçenlerde bir kitabevinde bir bölüm gördüm.
Bölümdeki levhanın üzerine büyük harflerle “Yeraltı Edebiyatı”
yazmışlar... Bu bölümdeki kitapları incelediğimde çoğunun dokuzuncu,
onuncu baskıya ulaşmış olduğunu gördüm. Çok güldüm. Hani gizli bir
fısıltıydı, bir fısıltı gibi gizli dağılıyordu yeraltı edebiyatı? Demek ki
yeraltı edebiyatı da yerüstüne çıkmış ve alışveriş merkezlerinde
endüstrileşme sürecine girmiş. Belki de endüstrileşme sürecini
tamamlamıştır bile... Bu durum konforlu apartmanların yedinci, sekizinci
katında –yani yerüstünde- oturup “yeraltı edebiyatı” türünde yazmaya
çalışan üçkâğıtçıları, ithal ve hatta yapay bir acıyı, yapay bir öfkeyi
çağrıştırıyor... Yani sahici değil, içselleştirebileceğimiz, kabul
edebileceğimiz bir şey değil. Bugün, ülkemizde yeraltı edebiyatını
kuramsallaştırmaya ve yaygınlaştırmaya çalışan sözde sivil adamlar, her
türlü statüko cukkalama enstrümanına paydaş olup ödüller dağıtmadı mı,
mikrofon arkasına geçip ahkâm kesmedi mi, pazarlama yapmadı mı, patronaja
el vermedi mi, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılacakların listesini hazırlama
işine karışmadı mı? Sanıyorum, bu “yeraltı edebiyatı” meselesi
başından beri ithal edilen ve kavramsal arka planı Türkiye gerçekleriyle
uyuşmayan bir şeydi... Ve Sanıyorum ki “Yeraltı Edebiyatı”nın taşıyıcısı
olan fanzinlerin çoğu içerik açısından değil de biçem, grafik, dağıtım ve
paylaşım özellikleri açısından fanzin olarak çıkmayı tercih ettiler...
Ayrıca, 90’lı yıllardaki faaliyetlere baktığımızda olsa olsa bir
“köprüaltı edebiyatı”ndan söz edebiliriz. Neyse... 2009 yılı içerisinde bu
“endüstrileşen yeraltı edebiyatı” konusuna ilişkin uzun ve ayrıntılı bir
yazı yazmayı düşünüyorum... * “Anlamı
Kırmak” Hüsniye
Sakar ile... 28
Mart 2008 Hüsniye Sakar: Şiir yazmanın sanıldığı kadar kolay bir
şey olmadığını; şairin yazarken zaman ve mekân kavramlarına çok da bağlı
kalmadığını düşünüyorum. Buna katılıyor musunuz? Ve bunun dışında
yazmanın bir iş, bir görev olduğunu savunanlar için ne söylemek istersiniz
ya da bu düşünceyi doğru buluyor musunuz? Zafer Yalçınpınar: Bulmuyorum. Şiiri ya da işte sanatsal
içeriği dışsallıklar belirlemez. Belki “tetikleyici” olurlar ama hiçbir
zaman “belirleyici” olamazlar. Bugünkü dinamikleri ya da çevrimsel
dönemleri göz önüne aldığımda iş ya da görev bilinciyle yazanlar, söz
konusu bu işten ve görevden saygınlık cukkalamanın ya da köşeyi dönmenin
peşinde olanlardır: Kariyerist ve fakat “kifayetsiz muhteris” insanların,
statüko arayışlarının basit bir uzantısı, belirgin bir kanıtı...
Zorlama sonucu ortaya çıkacak tek şey bir “cüruf”tur. Bugün, birçok şair
geçinenin böylesine bir cüruf oluşturmak için sonsuz “çaba” sarf ettiğini
ve “heves”lendiğini görüyorum. Ayrıca şunu da söyleyeyim; “şairlik”
aslında tipoloji olarak -özellikle- ilgilendiğim ve kabul ettiğim bir şey
değil. Ben meselelere “şiir yazarı” olarak bakıyorum. Bunu da olur olmaz
her yerde dile gitirdim... H.S.: Davut Yücel ile yapmış olduğunuz söyleşinizde
şiirlerinizle birilerine gönderme yapmadığınızı, insanlara kendi
çelişkilerini, kendi yüzlerini gösterdiğinizden bahsetmişsiniz… Öyleyse
şiirlerinizin bir ‘’ayna’’ görevi gördüğünü söyleyebilir
miyiz? Z.Y.: Söyleyemeyiz... Büyük ihtimal Davut Yücel’le yaptığım
söyleşide başka bir şeylerden bahsetmişizdir... Bunlar, bu işler benim
şiirlerimin konusu ya da derdi değildir. Belki “Taş Uçak” ile “Tek bir
tokat” adlı iki şiirimde böyle bir durum söz konusudur. Ama bu ikisinin
dışında, şiirlerimin imlediği şeylerin hiçbiri de ayna mayna, tokat mokat
değildir. Eğer şiir bir ayna vazifesi görebilseydi dekorasyon firmaları
veya iç mimarlar mobilyalarında, aksesuarlarında ayna yerine şiirler,
dizeler kullanırlardı. Fakat illa ki şiirimi bir mobilyaya benzeteceksek,
benim şiirim bir “askılık”a benzer... H.S.: Yine imgelere dönmek istiyorum. Şiirinizin yapı taşını
oluşturan imgeler ve onların yaydığı müzik şiirinizi duymamızı ve onu
derinden algılamamızı sağlıyor. Bu anlamda şairin kendine özgü bir müzik
dili oluşturduğunu ve müzikle iç içe yaşaması gerektiğini söylemek doğru
olur mu? Z.Y.: Olur... Müziğin imgesel denge veya imgesel
ahenkteki gerekliliğinden “Ezra Pound” sıkça bahseder, ayrıca bunun
“zorunlu” olduğunu söyler... Kelimelerin hatta anlam dolu bir tümcenin
veya paragrafın bile bir tınısı vardır. Hiç unutmam bir gün Serdar Koçak
bana “renkler aracılığıyla düşündüğünü” söylemişti. İnsan “tını”ları
sezebildiği ölçüde “tını”lar aracılığıyla düşünebilir de... Renkler için
de aynı şey geçerlidir. H.S.: Şiirde insan tiplemelerini betimlemek çok zor olsa da
sizin ustaca betimlediğinizi düşünüyorum. İnsanı ve insanın çelişkilerini,
çıkmazlarını anlatırken kendinizden de bir şeyler katıyor musunuz? Siz de
orada mısınız? Z.Y.: Oralardayım tabii ki... Başka nerde olacağım? Bakın,
“çelişki”ler birer mihenk taşıdır. İnsandan ve tipolojiden bahseden herkes
çeşitli “çelişki”lere çarpar, sonra da durur. Bu benim için de geçerli...
Ece Ayhan şöyle der; “Tipolojiyi bilen kazanır.”
H.S.: Anlamı kırmanız ve sonra onu sandalyeye oturtarak
sorguya çekmenizdeki asıl amaç nedir? Ve neden anlamı kırma düşüncesi?
Anlam bir şiirde ve metinde bütünlük sağlayan bir öğe değil midir? Sizin
bu öğeye karşı almış olduğunuz tavrın asıl nedenini açıklayabilir
misiniz? Z.Y.: Anlamda, anlamlılık adına yazılanlarda bir çok
şeyin yitip gittiğine inanıyorum. Özellikle de “coşku”nun... İlhan Berk’in
poetikası bu durumdan sürekli bahseder. Bana sorarsanız bu dünya, bu
insanlık tarihi sanıldığı kadar “us”lu değildir. Şöyle bir etrafınıza
bakın, insanların ya da insan suretindekilerin yapıp ettiklerine... Artık,
bütünlüklü olmak “samimi” ya da “gerçek” bir şey değildir. Aslında “anlamı
kırmıyorum.” Sadece onun etrafında dolaşıyorum. Anlam’a ihtiyacım olduğu
kadar nüfuz ediyorum... Yani “anlam” benim için bir amaç ya da ulaşılması
gereken bir şey değildir. H.S.: Zaman, en yalnız kavramdır ve gölgesizdir. Böylece
şiirin zamana benzediğini düşünebilir miyiz? Zaman kavramı sizde
nasıldır? Z.Y.: Güzel bir şiirsel önerme bulmuşsun... Şiirin “apansız
oluşu” ve bu “apansızlığın ölçüsü”nü sezmek çok önemli... Benim şiirim
için “zaman”dan çok “zamanlama” kavramı geçerlidir. Bir eskrim zekâsı, bir
“tuşe” meselesi bende daha önemlidir. Ayrıca biliyorsun ki “zaman” denilen
şey fizik olarak da psikoloji olarak da göreceli bir şey...
H.S.: Harflerin tarlasındasınız ne düşünüyorsunuz? Orada
olmak sizi özgürleştiriyor mu gerçekten? Z.Y.: Benim için, harflerin içinde olmak ile sayıların içinde
olmak arasında “işaretlemek” bakımından çok fark yok. Sayıbilimsel bir
olgudan ya da regresif bir modellemenin (stokastik ile deterministik
öğeleri bir araya getiren bir denklemin) ifade gücünden de çok şey
öğrenmişimdir. Bir eylem olarak “özgürlük” hem benim, hem de tarih için
çok yeni bir şey... Fakat “özgürlük duygusu” öyle değildir, yeni
değildir. H.S.: Şiirde dokunup geçtiğiniz ama büyüsünden hiç
kopamadığınız şey nedir? Z.Y.: Bakışsızlıktır.. Ama bu konuda daha fazla bir şey
söylemek istemiyorum. H.S.: Davula vurduğunuz zaman çıkan sesin kendi içinde
barındırdığı “tin’’e ve onun özgünlüğüne ulaştığınızda, içinizde uyanan
duyguları biraz anlatabilir misiniz? Bu sorunun şiirinizle çok bağlantılı
olduğunu düşünerek soruyorum. Z.Y.: O bahsettiğin şeye –her ne ise- ulaşabilmek benim için
çok önemli... Daha doğrusu ona ulaşabilmiş olmak, onu yazabilmiş olmak...
Bir mutluluk, bir beceri, bir başarı duygusu... Sanırım bunları
hissediyorum. Geçenlerde birileri, yayımlanmış bazı kitaplarımın çeşitli
“kişisel hırslar” nedeniyle ve gayri resmi olarak toplatıldığı, geri
çekildiği gibi bir şeyler iddia etti bana... Gerçek nedir bundan emin
değilim, ama toplatılsa da toplatılmasa da umurumda değil. Benim için
önemli olan o kitapları, o hikayeleri, o imgeleri, o dizeleri yazabilmiş,
sezebilmiş, düşünebilmiş olmak... Önemli olan bu...
“P.A.T!” Utku
Kaygusuz ile... Utku Kaygusuz: Puşt Ahali Tarifesi’yle tanışmam 3. sayıya
denk geliyor… Puşt Ahali Edebiyat Platformu’yla da… Derginin çıkış
nedenlerinden birini “çeşitli edebiyat kabzımallarının cemaziyelevvellerini ortaya
çıkarmak” olarak belirlediğini görüyorum. Sonuçta anladığım, ‘retorik
arsızlığı’na karşı mücadele ediyorsun. Yayım organlarının da içinde
bulunduğu zemini bozuk yapılara karşın, elektronik (bu kelimeyi
sevmiyorum) bir ortam olan Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun ister istemez
bir dengesizliği, dikbaşlı ya da dikbakışlı bir mizacı doğurduğunu
söyleyebilir miyiz? Zafer Yalçınpınar: Karmaşık bir soru bu… Daha doğrusu basit
bir soruyu karmaşık sordun. Öncelikle Puşt Ahali Edebiyat Platformu’nun
mizacındaki “dikbaşlı”lığın bir olumsuzluk ya da dengesizlik ihtiva
ettiğini düşünmüyorum. Aksine, platformun dikbaşlı görüntüsüne
odaklanırsan bu duruşun külyutmaz bir kararlılıkla ve özellikle de
haklılığın inadıyla oluştuğunu, bu nokta üzerinden akkorlaştığını fark
edersin. Aslında “elektronik platform” söylemi de eskisi kadar
olumsuz bir şey değildir. İnternet bugün bize birçok iletişim olanağını
eskisinden çok daha hızlı ve etkin bir biçimde sundu. Çok sevdiğim bir lâf
vardır: “İneğin içtiği su süt olur, yılanın içtiği su ise zehir olur.”
İnternet için de bu durum geçerli… Kim internette ne yapıyor, ona bakmak
lazım. İnternet karşıtlarına her zaman şunu soruyorum; “İnternette yer
alan, yayımlanan yazıları okuyamıyor musunuz? İnternette yazılanlar başka
harflerle mi yazılıyor? İnternette yazı ya da şiir yazanlar Mars’tan mı
geldi?” Hayır. Basılı dergilerde olduğu gibi internette de sıkı şeyler
yazanlar, tartışanlar ve paylaşanlar var. Buna karşın, tıpkı basılı
dergilerde olduğu gibi internette de fason şeyler yazanlar ve
başarısızlığını internet aracılığıyla bertaraf etmeye çalışanlar da var…
Bence bir yazarın ya da şairin sıkılığı onun nerede yazdığıyla veya hangi
platformda kendini gösterdiğiyle tescil edilemez. Bu söylediğimi
tamamlayan en güzel örnekler son 2-3 sene içerisinde Varlık ve Kitap-Lık
adlı dergilerde bir araya gelen çoğu isimdir, söz konusu dergilerdeki
fason yazılar ve dosya konularıdır… Yarışmalar, antolojiler, jüriler ve
diğer statüko cukkalama enstrümanları için de aynı şey geçerli… Şuna
bakmak lazım; yazar, edebiyatçı neyin üstüne gidiyor, neyi yazıyor, hangi
fikri ya da hangi imgeyi bütünlemiş, hangi konuda yeni açılımlar sağlamış,
hangi kuramı hangi kavramlarla takip etmiş, hangi eğretilemeyi ustaca
kullanmış, hangi çelişkileri bertaraf etmiş, ne kadar canlı, hayatın ne
kadar içerisinde, ne kadar haysiyetli davranmış, neyi sezdirmeyi ya da
anlatmayı ne kadar başarıyor… Bence bu gibi sorular bir yazarın nerede
yazdığından çok daha önemlidir ve belirleyicidir. “Retorik arsızlığı”na
olan karşı duruşum da aslında bununla ilgilidir. Birtakım adamlar, bir
halay takımı 25 senedir retorik arsızlığı üzerinden prim yapıyor.
Gerçeklere nüfuz etmek yerine gerçeklerin etrafından dolaşıp çeşitli söz
dansözlükleri sergiliyorlar. Kendilerine ait olmayan düşünceleri,
kendi haysiyetlerini de hiçe sayarak “ortaya karışık” biçeminde okura
sundular ve birtakım cansız söylemleri yazılarında enstrüman (çalgı)
olarak kullandılar. Bunlar öyle adamlardır ki bunların bir tarafından
mürekkep koy, bir tarafından da kâğıt koy, tıpkı bir matbaa makinesi gibi
sana istediğini yazsınlar, anlatsınlar… Öyle haysiyetsizler… Fakat, artık
kimse bu numaraları yemez. Cemaziyelevvel meselesi de bundan ibaret…
Retorik arsızlarının kendilerine, haysiyetlerine ya da toplumsal
aydınlanmaya hiçbir katkıları yoktur. Bu adamların eserlerinin “derleme”
olarak bile bir değeri kalmamıştır. Varsa yoksa “yapay saygınlık” ve
“statüko cukkalamak”… Bunun peşindeler. İşte ben bu tipolojiye
karşıyım. “Dikbakışlı” şeklindeki ifaden ise çok hoşuma gitti.
Balıkçılıkta “oltanın gamını almak” diye bir olgu vardır… Gamlı, eğri
büğrü bir misinadan oluşan oltayla balık tutmanız çok zordur; olta ikide
bir karışır, dolanır durur... Denizin üzerindeyken balık tutacağınıza,
dolanmış oltanın düğümünü açmakla zaman kaybedersiniz… Puşt Ahali Edebiyat
Platformu, olta çokça karışmasın ve bu karışıklıktan yararlanmak
isteyenler de fazlaca prim yapamasın diye “dikbakışlı”dır. Anlayacağın,
arada bir oltanın gamını almak, oltaya bakım yapmak
gerekiyor… U.K.: Birçok değerli yazarın, şairin bu gruba üye olduğu
biliniyor. Kültürel açılımların ve paylaşımların yapıldığı ve hatta
‘sıkı’nın hakkını veren bir belgiye sahip olan Puşt Ahali Edebiyat
Platform’unu, bunların dışında (en köşesinde) ‘at gözlükleriyle güneşe
bakılmaz!’ sözünü savunan Zafer Yalçınpınar’a bir kuşbakışı olarak kabul
edilebilir miyiz? Z.Y.: Belki… Fakat ben bu işleri “kerhen” yapıyorum,
kovalıyorum… Bu işler benim üzerime kaldı. Her zaman söylerim, bir konu
hakkında konuşursunuz ve bir de bakmışsınız ki o konunun sorumluluğu sizin
üzerine kalmış. Bana da öyle oldu. Geriye dönüp baktığınızda haklılığın
inadını, bu mücadeleyi hiç korkmadan, çekinmeden göze alabilmişim…
Anlıyorum ki susmak, kim kime dum duma bir vasatlığa maruz kalmak yolunda
sıranın size gelmesinden başka bir işe yaramıyor. Zaten artık, Puşt Ahali
Edebiyat Platformu’nun yönlendiriciliği Janset Karavin’in üzerinde… Grubun
katılımcıları da söylem olarak belli bir seviyenin, açık yürekliliğin
üzerine çıktılar. Ben artık, platforma birkaç kişisel paylaşımda
bulunmaktan ve birkaç eskimiş meselenin takipçisi olmaktan fazla bir katkı
sağlayamıyorum. Artık asıl yük Janset’in üzerinde… Ona da, gruba üye olan
diğer paylaşımcılara da çok güveniyorum… En az kendime güvendiğim
kadar… Aslında ben verdiğim mücadeleden ya da Puşt Ahali Edebiyat
Platformu’ndan ibaret değilim… Savaştığım edebiyat kâhyaları bu söylemi,
benim Puşt Ahali Edebiyat Platformu’ndan ibaret olduğumu falan sağa sola
yaymaya çalışıyorlar, bunu kendilerine görev edinmiş gibiler…. Geriye
dönüp, “Livar” ve “Siya” adlı kitaplarıma ve Kuzey Yıldızı Edebiyat
Dergisi döneminde Vedat Kamer’le birlikte savunduğumuz, yayımladığımız
yazılara bakabilirsiniz… Oralarda çok farklı şeyler var; onları bulup
okuyabilirsiniz… Ya da son dönemlerde Karga Mecmua ve S Gazetesi’nde
yazdıklarımı da inceleyebilirsiniz… U.K.: Puşt Ahali Tarifesi(P.A.T!) bilindiği üzere hiçbir
yerde satılmıyor, satılamaz da. Piyasa ya da sözlük şairlerinin ve
şiirlerinin cirit attığı yayımlara olan ilgiye karşılık keskin bir bakış
açısı olarak P.A.T! adını ne ölçüde
duyurmuştur? Z.Y.: Fason dergiler bugün satış ya da baskı olarak da itibar
sahibi değillerdir. Bazı basılı dergiler sadece “çıkmış olmak” ve “isminin
devamını sağlamak” amacıyla çıkıyor. Bu tip dergilerin ismini kullanarak
jüri üyelikleri, antoloji seçicilikleri, etkinlik konuşmacıları, sivil
toplum kuruluşu başkanlığı gibi mevkileri kazananlar var… Yani, sadece
statüko sağlamak ya da mevcut statüko dağılımını korumak amacıyla çıkan
dergiler var… Müptezel dergiler… Bunların fazlaca okuyucusu ve takipçisi
de kalmamıştır… Bu dergiler içerik olarak da okuyucu olarak da bir çeşit
mezarlık görüntüsü sergiliyorlar… Bu tabloya karşılık, eğer yanlış hesaplamadıysam P.A.T!’ın
her bir sayısının en az 700 civarında sivil okuyucusu var. Yeter de artar
bile… Ayrıca P.A.T!’ın derdi adını duyurmak veya okuyucu sayısını
arttırmak değildir, etki yaratmaktır… P.A.T! zihniyeti nicelikten çok
operasyonel değerlere itibar eder. Ben, P.A.T! ile birlikte özel bir
etkiyi yarattığımıza, bazı taşları yerinden oynattığımıza
inanıyorum. U.K.:
Puşt Ahali Edebiyat Platformu, Zafer Yalçınpınar’ın edebi kimyasını nasıl
etkilemiştir? Ya da etkilemiş midir? Z.Y.: Etkilemiştir şüphesiz… Fakat ben bu etkinin yaşamın
yüklediği etkiden daha fazla ya da daha farklı bir mertebede olduğunu
sanmıyorum. Söz konusu etkinin “doğuşkan” bir yapısı da vardır. Son
senelerdeki “iktidar baskısı”nın, memleketteki hayatı ideolojik olarak
sağa eğik, beli bükük bir noktaya ve faşizan yaklaşımlara boyun eğmeye
zorladığı açıkça görülüyor. Bu durumdan, bu türbülanstan faydalanmak
isteyen oportünist adamlar var. Bir de bu duruma karşı içinde sonsuz bir
öfke birikenler, faşizan yaklaşımlara, statükoya ve meydansızlığa tahammül
edemeyenler var. Puşt Ahali Edebiyat Platformu bünyesinde yaşananlar,
maruz kaldığım “kötülük dayanışmaları” ve benzeri şeyler zihnimdeki
“Meydansız” fikrinin ya da duygudurumunun oluşmasında çokça etkilidir… Bir
terslik çıkmazsa, yakında “Meydansız” adlı şiir kitabım çıkacak… Oradaki
kimyayı incelersiniz ve bir karar verirsiniz…
U.K.:
‘Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?’ üzerine,
Ece Ayhan sahiden yaşadı mı
patron? Eğer yanılmıyorsam “Ece Ayhan sahiden yaşadı mı patron?”
şeklindeki çağrışım Haydar Ergülen’e ait… Haydar Ergülen’i hiç sevmem ve
ne yazıktır ki bu sevgisizliği kendisi yarattı. Fakat gene de soruna cevap
vereyim: Ece Ayhan Çağlar, bu memlekette yaşamış üç-beş “sahici insan”dan
biridir. Yani, soruyu şöyle de sorabilirdin, “Nâzım Hikmet sahiden yaşadı
mı patron?” Demem o ki “Tarihe bakarsanız
anlarsınız!” “Olayın Nedir?”
Zafer
Yalçınpınar:
Olayım bakmaktır. Örneğin, şu an karşımda bir portmanto duruyor. Öfkeli.
Yani duruşunda “öfke” ihtiva ediyor. Neden? Bu cansızlık onu
öfkelendiriyor. Eğer bu portmanto canlanırsa ya da canlanabilseydi
üzerinde asılı olan her şeyi silkinip kendine gelirdi. Boşluğuna,
varoluşuna geri dönerdi. Ben bir şeye, -bazen de tipolojilere- bakarım,
bununla yetinirim. Çünkü sonrası fazla gelir bana; sonrası çalgıcıdır,
dansözdür, şarkıcının dekoltesidir, şudur budur… Oysa ben bilirim ki
“susku” müziğin çerçevesidir ve tanımıdır. Büyük sır, “susku”da ve
“boşluk”ta yuvalanmıştır. Bunun peşindeyim ben… Bu çerçeveden fazlası
bende tiksinti uyandırır ve dolaşımdadır. Olayım şudur; bir davula bir kez
vurmak, aradan iki sene geçtikten sonra bir kez daha vurmak… Gerisi
laftır. * “Siya
Siya Yazmak” Vedat
Kamer ile... Vedat
Kamer: Siya'da anlatmaktan ziyade sezdirmeyi benimsemiş bir altyapı
var. Şiir yayımladığını da düşünürsek, öykünün/anlatının ve şiirin bina
edildiği zemini anlatır mısın? Bu üç disiplin hangi poetikaya tabî?
Birbirinden ayrılmalarını sağlayan ilkeler nelerdir? Zafer
Yalçınpınar:
Ben -özellikle de şiirde- anlatmaktan çok sezdirmenin yanındayım. Bunun
çeşitli sebepleri var. En başta, bir şeyi, olayı yaşarken, onu sezmek
anlamlandırmaktan önce gelir. Yani önce seziyorum sonra anlıyorum. Hatta,
bazen hiç anlamadığım da oluyor o yaşananı. Ama seziyorum. Yazarken de bu
durumu yansıtıyorum. Okuyucu yazdığım yaşantıları, anlamlandırmadan veya
bir kılıfa sokmadan önce sezmeli. Husserl’in “Yaşamın özünü sezgilerimizle
kavrayabiliriz.” düşüncesinin tamamıyla yanındayım. İlhan Berk’in
poetikası bana önemli açılımlar sağlamıştır bu konuda. “Anlam”da birçok
şeyin, çoğunlukla da “coşku”nun yitip gitmesi beni anlatmaya değil de
sezdirmeye yöneltiyor. Vokalsiz bir caz parçasından ya da klasik müzikten
ne anlıyoruz? Ya da soyut plastik sanatlardan ne anlıyoruz? Anlamıyoruz,
sadece seziyoruz… Ama gene de bir anlamdan söz edeceksek şiirde “aksak bir
anlam” söz konusu olabilir. Şiire böyle bakılmalı. Ama bunun çeşitli
dozajları ve kimyası var tabiî ki… Şiirde -apansız yazılıyor olması
nedeniyle- sezgiselliği bütüne yayabiliyorken, öyküde -dizgesi ve inşa
edilerek yazılıyor olması nedeniyle- sezgiselliğin dozajını azaltmamız
gerekir. “Anlatı” veya “değini” gibi yazın türlerini ise, şiir ile
öykünün arasında, ruhsal açılımların, hesaplaşmaların ve gizlerin tüm
koyuluğunun içinde oluşturulmuş, birinci tekil şâhısa yönelmiş, kısacası
bu çeşit bir uzamda yazılmış ve geleceğini bu aritmetikte kuracak türler
olarak düşünüyorum. V.K.: Siya'daki öykülerde/anlatılarda karşımıza çıkan
kişiler, bilindik değer dizgelerinden uzak bir şekilde yaşıyorlar.
Derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan bu kişilerin
yalnızlıklarının temeli nedir? Z.Y.: Sorunun cevabı sorunun içerisinde gizli, şöyle ki;
kitapta derinliklerini her şeye karşı muhafaza etmeye çalışan
karakterlerin yalnızlıklarının nedeni de, sonucu da derinliklerini her
şeye karşı muhafaza etmeye çalışmalarıdır. Garip bir “sarmal” ya da
“totoloji” diyelim buna. Ama şunu da eklemek isterim; sığ ve tekdüze
yaşamda bir numara yok, bildiğin hesaplardan, çıkar çatışmaları veya
ortaklıklarından başka bir numara yok. Sığ sular yüzmeyi bilmeyenlerin
sularıdır. Ama bunun da bir dozajı vardır. Su ürünleri biliminde “com”
diye bir terim yer alıyor; “Verimsiz, yaşamın olmayacağı kadar derin…”
anlamına gelir. Böylesine de derin olmamak gerekir. Kısacası yalnızlık
veya tek başına kalmak iyidir, adamı silkeler, ancak dikkatli olmak
lazım. V.K.: Siya'dan önceki kitabın korkak düşler aralık 2001'de
yayımlanmıştı. bu uzun sessizlik başka kitaplara gebe mi? siya'daki bölüm
başlarında yer alan dizeler bize bir şiir kitabını müjdeler mi
yakında? Z.Y.: İlhan Berk’in en sevdiğim dizelerinden biri şudur:
“sessizlik de/bilinmek ister/hakkı bu!”… Sessizlik yazılara, şiirlere ve yazmaya gebe kalıyor. Bu
kesin… Hem de doludizgin yazmak istiyor insan...
Aslında, “Dergilerde gördüğümüz, yayımladığın şiirleri
ne yapacaksın, bir şiir kitabı oluşturabildin mi?” diye soruyorsun bana…
Şiir dosyam hazır… Dosyanın adı da “Livar”. Ancak ne zaman yayımlanacağını
bilmiyorum. İyi bir çalışma oldu ve benim için çok şey ifade ediyor. Ben
şiir konusunda bildiklerimin çoğunu İlhan Berk, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’a
borçluyum. Şiir yazdıkça, yayımladıkça onlara olan borcum da artıyor.
Senin ve Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi izleğinin de şiirlerim,
yaşadıklarım üzerinde büyük bir etkisi
vardır. Siya’da öykülerden önce gelen epigraflar ise şiirlerimin
içinden seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba
dikiş attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin
açılışı ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında,
okuyucu o dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı
kafasında berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o
dizeler güçlendiriyor. V.K.: Zinhar dergisinde ve poetikhars.com adresinde
görsel ve somut şiir alanında işlerin yayımlanıyor. görsel ve somut şiiri
nasıl tanımlıyorsun? görsel ve somut şiirin sağladığı yeni olanaklar
nelerdir? livar'da bu işlerine yer vermeyi düşünüyor
musun? Z.Y.: Bir kere, bence, görsel şiirin en büyük yeniliği;
doğrudan olmasıdır. İmgeyi göze ve zihne “gösterge”ler aracılığıyla
doğrudan sunmasıdır. Görsel şiir, dizeler ve kelimeler arasında kurgulanan
ortalama zekâyı, beylik imgelemi ve dizgeyi kırabilecek güçtedir. Ayrıca,
onu bir o kadar da coşkun görüyorum çünkü sezgisel yönleri çok daha
güçlü…. Görsel şiir, bilindik retoriklerin, semantik yapının ve bazı
şairlerin beylik düzenbazlıklarının üstesinden geliyor, kentin
göstergelerle dolu kaosunu içten ve dolaysız olarak yansıtabileceğim bir
form olarak karşımda kocaman duruyor. Ve beni imgesel sıkıntılarımın
çoğundan kurtarıyor. Ben aradığım sezgisel iletilerin hepsini görsel şiir
yardımıyla ortaya dökebildiğime, işaret edebildiğime inanıyorum. Aynı şeyi
dolaşımdaki (insanların ağzına dolanmış) sözcükler veya dizgeler için
söyleyemem. Sözcükler dilin dolaşımının ve belki de insanların -hatta
“söz”leşmelerin bile- tutsağıdır. Ama iş görselliğe gelince durum böyle
değil. Yani kelimelerin anlamlardan sıyrılabilmesinin, kelimelerin
özgürleşmesinin en yüksek dozajı gene “görsel şiir” aracılığıyla
mümkünleşiyor. Bunu seziyorum. Görsel şiirin diğer bir güzelliği de
disiplinler arası imkânların ve tekniklerin çok daha düzgün
kullanılabiliyor ve okuyucuya sergilenebiliyor olmasıdır. Tipografi,
topoloji, morfoloji, göstergebilim, soyut resim… Görsel şiirin, şiirsel
sezginin ve soyutlamaların coşkusunu, hem görsel hem de işitsel olarak
sunabilecek bir yeteneğe ve tekniğe sahip olduğunu hiç çekinmeden
söyleyebilirim. Tüm bunlar benim için çok önemli açılımlar... Ben, görsel
şiir için, kendi adıma “sıkılganlığımı, kaşıntımı, şiirdeki tıkanıklığımı
açan büyük bir açılımdır” diyebilirim. Şu an otuz kadar görsel işim var.
Bunların hepsi internette kendi web sitemde ve Zinhar’da yayımlanıyorlar.
Basılı olarak ise, önce, Livar’a “Tepegöz” adında bir bölüm oluşturmayı
düşünmüştüm. Sonradan bundan vazgeçtim. Şimdi, görsel işlerimi ayrı bir
kitap ya da albüm olarak yayımlamayı düşünüyorum. Yayımlayabilirsem tabiî…
Bakalım, göreceğiz… V.K.: Sonrasızlık adlı fanzini mayıs 2003'te yayımlamaya
başlamıştın. sonrasında bunu http://zaferyal.kuzeyyildizi.com/blog
adresinden yayımlamayı sürdürdün. dergicilik tecrübenden de yararlanarak
sormak isterim: fanzin-blog gibi yayım türlerinin atonalitesinin kökeni
nedir? bu türleri dergicilikten nasıl ayırt
edersin? Z.Y.: Öncelikle benim edebiyat dergiciliği deneyimim ve
izlenimim Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle sabittir. Sen de biliyorsun
ki, biz seninle beraber Kuzey Yıldızı’nı çıkarmaya başlarken hiçbir şeyin
farkında değildik, kalıcı bir edebiyat ortamı ya da yayıncılığı
izlenimimiz yoktu. Ne edebiyat ortamının gereksiz ve yakışıksız
retorikleriyle tanışmıştık, ne de okuyucunun riyakârlığıyla… Yazarların ve
şairlerin kaprisleriyle, çelişik davranışlarıyla, editörlerin de
“ölüsoyguncu” ve fırsatçı mizaçlarıyla yüz yüze gelmemiştik. Birçok şeyi
sonradan öğrendik ve öğrendiklerimiz fazlaca rahatsız etmişti bizi.
Edebiyat dergiciliğinin, yüzüne yalancı bir gülümseme, memnuniyet,
saygınlık takınmış, içtenliğin ve düşçülüğün önüne geçen taraflarının
farkına sonradan vardık; dönen dolapların, ilişki yönetimlerinin, ahbap
çavuşlukların, kulüpçülüğün… Biz bu işlerin içine girmemeye çalıştık. Hâlâ
da olabildiğince bu işlerin içine girmemeye çalışarak kendi yolumuzu alıp
götürmeye uğraşıyoruz… Götürürüz de. “Fanzin” ya da “blog” fikri bu çeşit
bir içtenliğin uzantısı olarak kafamda oluştu. Fanzinlerin bir fısıltı
gibi yayılması, cesur olması, küçük mecralarda bulunması kısacası daha
“başıbozuk” olması inat içeren bir içtenliğin ve temizliğin sonucudur.
Fanzinlerin düşünceyi, imgeyi retorikle donatmak, olduğundan başka
görünmek, pazarlama, “barter”cılık, kulüpçülük gibi dertleri yoktur. Bu da
atonalite’ye iter fanzin yazarlarını ve yayımcılarını… Genel olarak böyle
düşünüyorum. “Sonrasızlık” fikri ise bütün bütün bu düşüncelerden
beslenmedi. Daha çok, beğendiğim alıntılar vasıtasıyla, yaşadıklarımı,
saygı duyduklarımı, duygulanım süreçlerimi değiştiren yani ezber bozan
metinleri, bir deftere kaydetmek ve bunlardan “aksak bir kolaj”
oluşturmak düşüncesiyle oluştu. Aslına bakarsan lirik bir çaba benimkisi…
Belki de sıkılganlığımın bir sonucudur, kim
bilir… V.K.: “Çalgıdönüm” adlı e-kitabın mevsimlerin ve müziğin
şiirlerinden oluşuyor. Şiir ve caz arasında nasıl bir bağ
kuruyorsun? Z.Y.: “Çalgıdönüm” fikrinin oluşmasında iki etken vardı. İlki
müzisyenlikle ilgili uzak geçmişim ve bu geçmişin bana verdiği bilgi,
diğeri de Patricia Barber adlı “cool caz” sanatçısına olan ilgimdir.
Patricia Barber’ın “Verse” adlı albümündeki “The Moon” şarkısını, oradaki
caz yürüyüşünü ve notalar arasındaki gezintiyi içselleştirmek, çoğaltmak
istedim. Şarkının sessizlik(sus) anlarını, oradaki boşlukları betimlemek
istedim. Şarkının sözleri ve Barber’ın Ay’a olan takıntısı beni çok
etkilemiştir. Bu durum baştan sona şiirsel geldi bana. Şarkının açılış
bölümündeki Kontrbas melodisi aylarca kafamın içinde tınıdı ve
sonunda “Bakar yüzün/ oyuk oyuk” dizesi oluştu kafamın içinde. Bu dizeyi
Ay’ı tanımlamak için söylemiştim. Sonra farklı mevsimlerde aynı şarkının
üzerimde farklı etkiler bıraktığını hissedip mevsim dönümleriyle şarkıyı
birleştirmek istedim. Böylece, “senkop”, “sus” ve “koro” gibi müzikal
terimleri ya da çeşitlemeleri de kullanarak “çalgıdönüm” dörtlemesini
oluşturdum. Çalgıdönüm; çeşitli çalgıların tınıları ile şiirsel sesi (veya
dize ritmini) benzeştirerek “mevsim dönümleri”nin ve mevsimlere ilişkin
imgelerin anlatımıdır. Ayrıca, “The Moon” adlı şarkının üzerimde bıraktığı
etkilerin de bir özetidir. Şiir ile caz arasındaki ilişkiye girmeyelim… Çünkü, ne poetik
ne de müzikal bilgim, bunu tutarsız bir biçimde açıklayabilecek kadar
güçlü değil. Ancak şu hikayeyi aktarabilirim; Armstrong’a biri “Caz
nedir?” diye sormuş. Armstrong da adamı “Şu zamana kadar Caz’ın ne
olduğunu anlayamadıysan, bundan sonra da hiç kurcalama!” diye cevaplamış.
Cazı ve onun coşkusunu anlatmak güç bir şey; tıpkı şiiri anlatmaya
çalışırken olduğu gibi… V.K.: Türkiye'deki öykücülüğün son yıllardaki gelişimini
nasıl değerlendiriyorsun? Öykü dergiciliğinin bu gelişimdeki rolü nedir?
Z.Y.: Öykücülüğümüz hâlâ “postmodern anlatı” ekseninde,
çoğunlukla yabancılaşmış ve içedönük anlatılarla ilerliyor. Öyküde
yenilikçiliği oluşturan şeyin dilin yapısını, kurgusunu ilerletmek,
gerekiyorsa da amaca uygun bir şekilde dili kırmak olduğuna inanıyorum.
Wittgenstein’ın “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler” sözünü aklımıza
mıhlamalıyız. Her şeyin bir öyküsü vardır. Her nesnenin, her insanın, her
devinimin ya da her durağanlığın… Yeter ki sezmeyi, görmeyi sonra da
onları “dil”lendirmeyi bilelim. Yeni anlatım olanakları, dil cambazlığı,
tipolojinin diyalog (ya da monolog) eksenindeki salınımları ve dağılımları
öykücülüğümüzün gelişmesinde büyük etkenlerdir. Öykü sadece tipolojiden ya
da kurgudan ibaret değil, bunu anlayıp, deneyler yapıp, dilin imkânlarını
daha fazla zorlamalıyız. Ayrıca, tarihin derinliklerindeki “ağız”lar hâlâ
gizli dil zenginlikleri barındırmakta ve gizli ya da ironik olayları
işaret etmektedir. Onları da ortaya çıkarıp üslubumuzun kimyasının içine
eklemeliyiz. Bugünün öyküsüne, başka bir taraftan baktığımızda da
“gündelik kent yaşamı”, “iş ve çıkar çatışmaları” gibi konular ön plana
çıkıyor. Bugün, “yeni bir toplumcu gerçekçilik”ten söz etmek demek, kent
yaşamından, bilgisayarlardan, karmaşadan, tüketim arsızlığından ve
–basitçe- salaklıktan söz etmek demektir. O cehennemden, o adam harcama
kültüründen, plazalardaki vahşetten ve yaşayan ölülerden bahsetmeliyiz.
Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Genelde yeni öykücüler buna dikkat
ediyorlar, bunun farkındalar. Dergilerden ve etkilerinden bahsetmeyeceğim, çünkü “Aylak
Öykü Dergisi” ve “Monokl” dışındaki dergiler –açıkça- kulüpçüdür ve
fasonlaşmışlardır. Kalburüstü dergilerde yayımlanan dosya konuları,
yazarlar ve öyküler (birkaç genç ismi ayrı tutarak söylüyorum)
yalıtılmış bir kulübün eski, vasat, coşkusuz ya da ağlak işlerinden başka
bir şey değil. Kendimizi kandırmaya gerek yok; böyle yaparak vakit ve
enerji kaybedemeyiz. V.K.: Roman yazmak ilgini çekiyor mu? Bu konuda bir çalışman
var mı? En son hangi romanları okudun? Z.Y.: Daha önce de bir yerlerde söyledim, roman bana çok
“hantal” ve “yavaş” geliyor. Bu yüzden “novella” ya da “uzun öykü”
yapısı bana daha uygun… Bu formda “Adabeyi” diye bir şeyler yazmaya
başladım. Ama, nasıl ve ne zaman biter kestiremiyorum. En son Vecdi
Abi’nin “Sarıkasnak” adlı uzun öykü kitabını okudum. Etkileyiciydi. Ondan
önce de Julio Cortazar’ın “Seksek” adlı romanının yeni çevirisini
okumuştum. Cortazar sıkı bir cazcı, gündeliğin içinde iyi geziniyor, büyük
adam... Bir de Hasan Ali Toptaş, “Uykuların Doğusu”, büyük
kitap… * “Livar’da” Mehmet
Altun ile… 31
Mart 2007 Mehmet
Altun: Şairlerin
sonradan öykü ya da roman yazdığı alışılmış bir şeydir. Oysa öyküyle
başlamış birinin şiirle devam ettiği pek alışılmış bir şey değil. Sizi
öykü yazarlığı ile tanıyoruz, oysa yeni kitabınız “Livar” bir şiirler
kitabı. Öyküden sonra neden şiir? Zafer
Yalçınpınar:
Aslında böyle bir şey yok. Şairlerin sonradan roman yazmasını ya da
tersini, türler arasında böylesine bir kronolojik nedenselliği ya da
“zaman serisi” yaklaşımıyla konunun ele alınmasını anlamış değilim. Daha
doğrusu, kabul edemiyorum. Benim inancıma göre “yazmak” doğuşkandır ve
türler arasında eşanlı ilerleyen, etkileşimli, çok boyutlu sezgisel
bir süreçtir. Ben hep böyle düşündüm. Başlangıçtan beri şiir ve öykü
(veya anlatı) eşanlı olarak gelişiyordu bende. Yazmaya, öykü diyemeyeceğim
basit duygusal izlenimlerimi -olduğu gibi- yansıtarak başladım. Çoğunlukla
monolog anlatılar çıkıyordu ortaya. Zamanla bu izlek bir “gerçeği
değiştirme” sürecine dönüştü. “Anlatı” denen şeyi kurgusal olarak
algılamaya ve hayal gücümü buna eklemeye başladığımda kendimi kısa öyküler
yazar halde buldum. Tabiî sonra işin içine tipoloji ve karakter kimyası da
girdi. İnsan, öykü yazmak amacıyla yola çıkıp “zaman”a ve
“mekân”a baktığında, bunları betimlemeye, irdelemeye, doğa
düzeneğini ya da düzlemini fark etmeye başladığında ise işin içine “şiir”
giriyor. Yani, imgelemlerle yüzleşiyorsunuz. Bu durum kaçınılmaz. Ve
birden kendinizi “imgelemi kurgular” buluyorsunuz. Böylece bugünkü
“eğretileme” anlayışıma ulaşmış oldum. Şunu da söylemeden edemeyeceğim;
öykünün tipolojik bilgisiyle, şiirin imgesel yoğunluğu iç içe geçebilir.
Böylece şiirlerinizde tipolojiyi sezdirebilir, öykülerinizde de
“eğretilemeleri” zekice yerlemleyebilirsiniz. “Livar” ile “Siya” adlı
kitaplarımı yazmam beş senemi aldı. Ve her ikisini de birlikte tamamladım.
Şiir ile öyküyü… M.A: Sizinle şiirinizin yapısı, dili, üslûbu, poetikası...vs
üzerine konuşmak istemem. Bırakalım ona okuyan karar versin; ancak siz
şiire ilişkin fikrinizi açmak isteseydiniz, bizimle neyi/neleri
paylaşırdınız? Z.Y: Çok zor ve sıkı bir soru… Poetika’mı sorsaydın cevap
vermem, çoğu şairin yaptığı gibi bir şeyler sallamam daha kolay olurdu.
Şöyle diyelim; benim için şiir bir “bakış”, “susku”, “kırılım” ve “tuşe”
meselesidir. Şiirlerim bu dördünün apansız kimyasından ya da garip bir
sezgisel zamanlamadan oluşuyor. Şiir budur benim için; bir boşluğun
sezgisi… Düşün, biri gelip bir davula bir kere vuruyor, bir sene sonra
gelip aynı davula bir kez daha vuruyor. Bu aralıkta milyonlarca şiir ve
dize yuvalanır, ben de onları sezer ve yazarım… “Atonalite” anlayışım da
buna benzer… M.A: Şiirin anlatma yeteneği, öykünün anlatma yeteneğine
baskın gelir; ya da öykünün gücünün yetmediği durumlar vardır, bu tür
durumlarda şiirin eğretileme yeteneğine ihtiyaç duyulur, demiştiniz son
konuşmamızda. Bununla ne anlatmak
istiyorsunuz? Z.Y: Karışıklık olmasın diye şunu başta ifade edeyim;
şiirlerimde bir şeyler anlatmaya çalışmıyorum. Öykülerimde de… Sadece bir
şeyleri yöntemli olarak sezdirmenin peşindeyim. O konuşmamızda şunu
demek istemiştim: Öyle görüngüler ve olaylar vardır ki öykü formunda bir
dekorasyonla ya da “yapısal kurguyla” sezdirilebilir ve öyle görüngüler
vardır ki şiir yardımıyla, inşaattan uzak bir biçimde, “apansız” bir
imgelemle ya da bir dizeyle sezdirilebilir… Bunu anlatmak istemiştim.
Örneğin, görüngüyü bir “dağ” olarak kabul edelim. Öykü o dağı gösterirken,
garip bir “sondaj” ve “mühendislik” kullanıyor. Ama şiir (veya dize) o
dağı apansız inceliyor, ifade uygun olur mu bilemiyorum ama, şiir o dağın
“röntgen”ini çekiyor, tözüne dokunuyor ve bu şekilde sezdiriyor.
M.A: Yazdıklarınızın yaşadıklarınızla ne tür bir ilişkisi
olduğunu söyleyebilirsiniz; ya da yazdıklarınızı hayatla buluşturmayı
başardığınızı söyleyebilir misiniz? Z.Y: Yazdıklarımın hayatla buluşup buluşmadığını bilemem ama
yaşadıklarımın yazdıklarıma yakınsadığını söyleyebilirim. Çok sevdiğim bir
söz vardır, her yerde söylerim; “yaşam ile sanat birbiriyle kavga eden iki
sevgili gibidir.” Bununla birlikte, şunu da unutmamak gerekir: “yaşamak
her şeyin önündedir”. Yaşamın coşkunluğunu sezdirebiliyorsam,
yazabiliyorsam ne mutlu bana! M.A: “İnsanın mücadelesi insanladır” diyen düşünce, şiirin bu
mücadeledeki yerini ne kadar doğrular
sizce? Z.Y: Nâzım Hikmet’in yazdıkları ve yaşadıkları kadar doğrular
bence. Şu dizeyi aklımdan hiç çıkarmıyorum; “duvar saatleri gibi
ahmak/kelepçe zincir filan gibi /hâzin ve rezildiler”. Nâzım’ın bu dizede
bahsettiği insanlara sonsuz karşıyım ve böyle insanların ölene kadar
karşısındayım. Şiirle, kalemle, yüzümle, yumruğumla… O anda elimde ne
varsa onu kullanarak, bir “Amok Koşucusu” olarak bu tip insanların
karşısındayım. Böylece bilinsin. M.A: Şiirlerinizde fazlaca ironi ve sanki karşıda taciz eden
bir yapıya kafa atmak isteyen biraz afacan, biraz sıkıntılı, sancılı
bir hava hakim. Karşıda oturmuş, etrafı rahatsız eden bir atmosfer mi var
bulunduğunuz yerde? Z.Y: Güzel bir soru… Bulunduğum yerde değil de çalıştığım
yerde bir sürü dar kafalı insan var. Garip bir “sözleşme” ve “proje”
hayatı yaşayan, pragmatik düşüncelerle donatılmış, aradaki uzaklığın
matematiğini düşünmeden Ay’a bakamayan insanlar var. Bir de fabrikalar,
dumanlar, makine sesleri, evrak ve makam koşuşturması… Bilinçsiz bir
tüketim topluluğunun (toplum demiyorum) isteklerini karşılamaya yönelik
“memnuniyet hizmetkârları” ordusunun arasındayım… Hayatı “deterministik”
sanan dar kafalıların arasındayım ve bunların çoğu “sistematik hata”ların
içindeler. Yaşamın organik yapısını bozmaya çalışan, mekatronik ve
teknoloji saplantılı, gözü kör bir “Homo Faber” ırkının içindeyim, bu
durum beni korkutuyor. Bunlara karşı “deniz”i ve “şiir”i savunmak,
balıkların tarafında olmak gerekiyor ve inan ki çok zor bir savaş bu…
Yaşamın yanında olmak… M.A:
Neden “LİVAR”, ne demek için “Livar”? Z.Y: Daha önce başka yerlerde de anlattım, kitabın isminin
hikâyesi şudur: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden
birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp
teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp
livardaki kofanayla oynamaya başladım. O balığı inceledim. Kofana, gelip
elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun
üzerine çıkarıyordu. Dinamik, canlı ve muhteşemdi… Yaşamın inadını
gösteriyordu. İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik
olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki
de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası, bir
dinamizm ve bir canlılık belirtisi olsun istiyorum
Livar… M.A:
Size ne sorulmasını isterdiniz; ya da sizi baştan çıkaran soru ne olurdu?
Soruyu biz sorduk varsayarak, cevaplar mısınız? Z.Y: Bana Ece Ayhan’ı sormanızı isterdim. Onun duruşunu, onu
nasıl bildiğimi… Bugün beni Ece Ayhan’a benzetenler filan var. Doğrudur,
bazı dil kırılımlarım, kolaj mantığım Ece Ayhan’a benzer… Ama içerik
olarak çok farklıyız. Ayrıca, Ece Ayhan’da kelimenin bölünüşü, deniz ve
doğa imgeleri azdır. Ece’de büyük bir tarih olgusu ve iktidar karşıtlığı
vardır. Onun şiirine “Epik” bile diyebiliriz. Bende ise büyük bir Lirizm
var. Bir de “Ece Ayhan”a çok haksızlık edildiğini düşünüyorum. Bu büyük
şair bir kere bile ödül almamıştır. Herkes Ece Ayhan’ı “kötücül” olarak
tanımlar ama akşam eve gittiğinde “Yort Savul” şiirleri okur, duygulanır
veya coşar… Gizliden gizliye severler Ece’yi… Ece Ayhan’ın İlhan Berk’e
yazdığı mektupları okuduğumda, edebiyat kâhyalarının ne büyük ve derin bir
yanlışlığı ya da kötülüğü “yöntemli olarak” Ece Ayhan’a uyguladıklarını
gördüm. Bakın, bugün “Ece Ayhan” demeseydik de “Ayhan Çağlar” olarak
baksaydık ona, onun ne kadar büyük bir şair olduğunu anlardık. Yakında Ece
Ayhan’la ilgili bir kitap yayımlanacak. Haklılığın inadını anlatan bir
kitap… O kitabı merakla beklemekteyim. Şu an Eren Ağın, Ankara’da bu işin
peşinde koşuyor…. Göreceğiz… M.A:
Teşekkürler. Z.Y: Tüm içtenliğin ve sıkı soruların için ben teşekkür
ederim aslında. * “Siya” 20
Ekim 2006
Zafer Yalçınpınar: “Siya” bir tekneci/balıkçı terimidir.
Kürekleri tersine çekerek, önce tekneyi durdurmak, sonra da geri geri
-tersine- hareket etmek anlamına gelir. Kitaptaki tüm öyküleri ve
karakterleri bu “eğretileme”nin üzerine kurdum. Olayları, şiirselliği ve
diğer her şeyi ortak bir tavra veya duruşa dikiş atmaya çalıştım.
Hayata karşı ters oturum… Olanın bitenin içinde giderken, silkinmek,
ardından da “siya” yaparak başka bir yerlere, limanlara, alt gerçekliğe,
öfkeye -ne varsa işte ona- doğru ağır ağır ilerlemek… Belki de
yürümek… Bu benzetmeyi, hem gündelik yaşantıda hem de kent bireyinin ruh
zonklamalarıyla birleştirmekti amacım. Biraz becerdim sanki… Şunu da
belirteyim, usta tekneci “siya”sından anlaşılır. Tekneyi tersine hareket
ettirebilmesinden, balığa çıktığında bir elinde olta diğer elinde kürek,
siya yaparak tekneyi kerterizde
tutabilmesinden… M.K.: Sistemin mutsuzlaştırdığı insanların -bir çeşit- doğaya
kaçış eğilimi görülebilir mi Siya’da? Z.Y.: Görülür. Ancak, bunu, doğaya kaçıştan çok yalnızlığa
kaçış olarak ifade etsek daha doğru olacaktır. Şu da var, deniz de doğa
da, aslına bakarsanız, büyük bir yalnızlık içinde dururken, bir taraftan
da ahenklidir. Düzgündür. Yalnızlık insanı silkeler, farkına vardırır bir
şeylerin, uyandırır. Uyandırır çünkü yalnızlık büyük bir odaktır, büyük
bir “monolog”tur. Biz ne yazık ki hem birbirimize, hem de doğaya karşı
sonsuz bir acımasızlık içindeyiz… Aynı zamanda da sonsuz kibirliyiz
ve kaotik yaşıyoruz. İşte bu gibi şeylerden kaçmanın, bu gibi şeyler
karşısında bir yere ya da bir köşeye saklanmanın öykülerini yazmaya
çalıştım. “Mıhçı Sokak” ya da “Tümörgü” adlı öykülerimi aklına
getir… Ama bu kaçış, her şey, kent’in içinden başlayıp gene kentin içinde
bitiyor. İstanbul’un içinde… Buna da dikkat
etmeliyiz. M.K.: Hikayelerinizde yarattığınız karakterlerin ortak
noktası “yalnızlık” denilebilir mi? Z.Y.: Demin bunu anlatmaya çalıştım. Şimdi, meseleyi
derinleştirelim o zaman; kitaptaki karakterleri ve olayları bütünleştirip
düşündüğünde aslında tek bir karakterin ya da anlamın oluştuğunu
göreceksin. Zor bir karakter, şöyle ki, günümüzdeki adam harcama
kültüründen ve sığlıktan kaçan, tüketim toplumunda yaşamakta zorlanan
biri… Sığ suların yüzmeyi bilmeyenlerin suları olduğuna inanan biri.
Derin sularda yüzdüğü için de şaşkın, başarısız, tüm dünyayı geride
bırakmış bir ada gibi… Ama gündeliğin içinde yaşamak zorunda olan bir
“yüzen ada…” Evet, “yüzen ada” gibi bir karakter, aslında bir hafif siklet
sosyopat... Belki bu çeşit bir ortaklıktan söz edebiliriz öyküler
için.. M.K.:
Kısa öyküleriniz kısa film tadı bırakıyor dersek , uzun metrajlı
film çekecek misiniz, roman yazacak mısınız? Z.Y.: Uzun romanları okuduğumda, bana kuru ve yavaş
geliyorlar. İster klasik ister modern, isterse postmodern olsun, fark
etmez, bana kuru geliyorlar... Bu nedenle uzun bir roman yazmayacağım.
Ancak “Novella” gibi bir şeyler yazmaya başladım. Uzun öykü gibi bir
şeyler, ki benim tarzım da bu. Böyle bir işe giriştim ama ne
zaman biter bilmiyorum. Bitse bile ne zaman yayımlanır ya da ne zaman
anlaşılır orasını hiç kestiremiyorum. M.K.:
‘’Her gece toprağa gider ve şiir tohumları atardı.’’ Şiirle aranız nasıl?
Yakında şiir kitabınız geliyor mu? Z.Y.: İyi bir şey yakalamışsın. O dize Özge Dirik için
yazılmıştır. Özge bankacıydı ve bankacıların ortamının ne kadar vahşi
olduğunu bilemezsin. Paranın olduğu yerde vahşet vardır. Bankada vahşet
daha çoktur çünkü orada doğrudan para alınıp satılır. Özge bu işi
yapıyordu ama bundan nefret ediyordu. Bu işe ve diğer her şeye karşılık
olarak Özge’nin elinde sadece “şiir”i vardı ve şiirini çoğaltmaya
çalışıyordu. Onunla yaşıyordu, onunla kendini gerçekleştiriyordu. Akşam
işten çıkınca şiirin başına oturuyordu. Ben böyle olduğunu tahmin
ediyorum. Bu nedenle “her gece toprağa gider ve şiir tohumları atardı.”
dizesini yazmıştım. Şiirle aram nasıl? Evet, şiir; o vatoz… Şiirle aram
iyidir ama bir şair olduğumu kimse söyleyemez, ben bile söyleyemem.
Söyleyemem çünkü şairlerinkine benzer bir hayatım yok, daha doğrusu
fazlaca şiirsel yaşamıyorum bu hayatı… Benim için “şiir yazan” demek en
doğrusu olacaktır. Zaten insanlık ve tarih daha henüz şiir hakkında
fazlaca bir şey bilmiyor… Şiir hermetik bir şeydir ve apansızdır; gizli
bir tarikat gibidir. Böyle çoğaltır kendini. Şiirin neyi işaret ettiğini
anlamanız zordur. Yapabileceğiniz tek şey onu sezmektir. “Şair”lik denen
yaşantı için de aynı şey geçerlidir. Birinin şiir yazması onun “şair”
olduğunu göstermez. Şimdi, “Livar” adında bir şiir kitabım hazır.
Bir terslik olmazsa 2007 içinde yayımlanacak. Bakalım,
göreceğiz. “Haz
Manevrası İçin”
20
Eylül 2006 Sel
Ebegümeci: Kendini biraz tanıtır mısın? Kitaplar, dergiler, yazmaya
başlangıç… Zafer Yalçınpınar: Tevellüt 1979.
İstanbul… Edebiyata sarılmam, okumam, yazmam, kendi üzerimdeki ikinci bir
kişilik sınaması veya düşünce düzlemi olarak başladı. Bunun tam olarak ne
zaman başladığını bilmiyorum. Bir şeylere karşı durma biçimi ya da bunu
kayıt altına alma güdüsü olarak, olanı biteni tekrardan düzgünce gözden
geçirmeye çalışarak yazmaya başladım. Önceleri -herkes gibi- duygusal
anlatılar yazdım. Bunları kendimle konuşur gibi çalakalem yazıyordum.
Sonra baktım ki yazarak daha iyi düşünüyorum ve olayları daha iyi
sınıyorum, yazmadan edemeyeceğimi anladım. “Korkak Düşler” ve “Karşı”
böyle oluştu. Ardından Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi’yle buluştum, onun
düşünü, pırıltısını, fısıltısını omuzlayarak devam ettim. Kendim gibi
yazanlarla ve edebiyat taifesiyle tanıştım. Başkalarının neler yaptığına,
nasıl duygulanımlar yaşadıklarına ve bunları nasıl ifade ettiklerine
baktım... Onların hayatına, yaşamına, çabasına baktım. Birinci tekilden
üçüncü tekile doğru ilerledim. Okudum, takip ettim. Sonra işler karıştı.
Artık bir “kömürcü” gibiyim, cehennemin içinden yazıyorum. Çünkü yazmak
ile yaşamak birbirine karıştı… İşte, sonunda, “edebiyat” dediğimiz
“zoka”yı yemiş bulunuyorum. Kitaplar, okumalar, yazmalar, dergiler,
alıntılar, dipnotlar, şiirler, didinmeler; bu cehennem bahçesi böylece
sürüp gidiyor… Bununla birlikte, şunu da hatırlatmak isterim; Eduardo
Galeano “Ellerim kaşındığı için yazıyorum” der. Kısacası kendim
kaşındım. Son kaşıntımda da “SİYA” çıktı
ortaya… S.E.: Kadıköy sound? Kadıköy’ün ve adanın (hangi ada?)
öykülerde gözle görülür bir yeri var. Buralar seni nasıl
etkiliyor? Z.Y.: 1995’den beri Kadıköy’deyim.
Ben Kadıköy’de takılmaya (gidip gelmeye) başladığımda “Karga” yeni
açılmıştı ve tek katlıydı. Bugünkünden daha farklı bir ortamdı. “Loser”
kültürü yoktu pek… Tüm üniversite hayatım Kadıköy’de geçti. Bir şeyler
içmeye ya da sohbet etmeye Kadıköy’e giderdik. Eğer bir yalnızlığın içine
düşeceksek de gene onu Kadıköy’de yaşardık. Körler ülkesinde… Yavuz
Çetin’i, Kerim Çaplı’yı ve daha birçok sıkı adamı Kadıköy’de tanıdım ve
izledim. Kısacası Kadıköy’de yüklü bir geçmişim var. Tüm yeniyetmeliğimizi
Kadıköy’de yaşadık, -kolay değil- yaşam yüzünü önce Kadıköy’den gösterdi
bize… Ada’ya
gelince; öykülerdeki Marmara Adası’dır. Orada babamın babasından yadigâr
bir yazlığımız var. Tüm yazlarım ve çocukluğum orada geçti. Orada babamla
vakit geçiririm, balığa çıkarım. Deniz, geceleri mürekkep gibi gözükür
gözüme… Bir de ben ada görüngüsünü ve adanın coğrafi konumunu seviyorum.
Örneğin Ece Ayhan edebiyat ortamı için bir adadır. Anakara’dan uzaktadır,
dört tarafı denizdendir, tek başınadır ve hatta korkunç yalnızdır.
Anakaranın ışıklarına ve devinimine karşı olarak ada dingin,
karanlık ve yalnızdır. Bunu severim işte ben… Bir eğretileme kaynağı
olarak bakabilirim adaya ve onun gece denizine… S.E.: Hayal gücünden çok yaşanmışlıkların daha doğrusu
mekansal bir yaşanmışlığın doğurganlığı görülüyor sende. Bunun sebebi
nedir? Z.Y.: Aslında bir önceki
sorularında buna çokça cevap verdim. Yaşadıklarımı tekrardan gözden
geçirmek, kayıt altına almak, ikinci bir yaratım, yansıtma ve eğretilemeye
ulaşmak arzusunun, tutkusunun peşinden gidiyorum yazarken. Bunlarla bir
kimya oluşturmaya çalışıyorum. Bu içgüdünün, kaşıntının üstesinden
gelemiyorum. Bir de şu sözü çok severim ben; “Yaşam her şeyin önündedir.”
Buna inanıyorum… Buna bakıyorum; yaşamaya. Ve tabii ki yazmaya. Ölene
kadar yazacağım.Yaşam ve yazı birbirine ne kadar karışmış olsa bile, ölene
kadar yazacağım. S.E.: Vecdi Çıracıoğlu kim? Kitap arkasını neden o
yazıyor? Z.Y.: Vecdi Abi sıkı bir düzyazı
ustasıdır ve sıkı bir dostumdur. Eski zamanları, denizi, boğazı,
tekneleri, balıkçıları, nesneleri, mühendisliği ve edebiyat denen
cehennemi iyi bilir… Serseri Standartları Sempozyumu, Sarıkasnak, Cimri
Kirpi, Kara Büyülü Uyku gibi büyük eserler yazmıştır. Denizi ve deniz
insanlarını bir nakkaş gibi işler… Şimdi, “SİYA” gibi adını bir
“denizci/tekneci” teriminden alan kitaba arka kapak yazısını o yazmayacak
da kim yazacak… Orhan Pamuk mu? Yoksa “Belediyeci Hilmi Yavuz Hazretleri”
ya da “Yazı İşleri Komutanı Enis Batur” mu yazsaydı arka kapağı? Hadi
bunlar becerdiler ve arka kapak yazısını yazdılar diyelim, bir anlamı ya
da içtenliği olur mu onların yazdıklarının? Vecdi Abi için deniz, hem
kardeş hem de düşman gibidir. Anla işte, o kadar yakındır denize ve
bana... Bu nedenle arka kapak yazısını Vecdi Abi
yazdı. S.E.: Şiire bakışın ile öyküye bakışın arasındaki açı farklı…
Bu farkı anlatsana biraz… Z.Y.: Vallahi, şiir ve dize
apansız oluşan bir şeyler… Öykü öyle değil. Bir yapısı var. Öyküdeki işlek
ile şiirdeki işlek arasında koca bir “dağ” var. Şiir çıplak gözle dağın
röntgenini çekiyor, öykü ise mühendislik duygusuyla, aletleriyle,
bilgisiyle dağda tünel açmaya çalışıyor. Bir de, şiir gizli bir tarikat
gibi, yan anlamlarla, derin imgelemlerle ve sezgiyle ilerliyor. Çoğunlukla
anlamsızlığa kaçtığı da oluyor şiirin… Öykünün ayaklarının altındaki zemin
ise daha az kaygan. Şiir, kendi hakkındaki her kuramı yıkma
eğilimindeyken, öykü tam tersine inşa eğilimi içinde. Bunları göz önüne
alırsak açıların farkını da anlarız. Ancak duygulanım biçimlerim açısından
ikisi arasında bir fark yok benim
için… S.E.: Her öyküden önce gelen epigrafların (ayraçların) öyküye
verdiği yön nedir? Bunlar bizi nereye
sürüklemeli? Z.Y.: Onlar şiirlerimin içinden
seçtiğim ve okuyucu için öncül bir duygudurum yaratsın diye kitaba dikiş
attığım bazı dizelerdir. Başta o epigrafları, tiyatroda perdenin açılışı
ya da o sırada çalan giriş müziği gibi görüyordum. Ama, aslında, okuyucu o
dizeler yardımıyla kitap boyunca anlatılmak istenen tavrı kafasında
berraklaştırıyor. Karakterin ve “siya” yaklaşımının özünü o dizeler
güçlendiriyor. Ve o dizelerin her birinin de yaşamsal karşılık anlamında
işaret ettiği bir gizi vardır… Şimdilik, açığa vuracak değilim onları… Hem
sonra ne zevki kalır… S.E.: Askerlikle ilgili bir öyküyle başlıyor kitap… Askerliğe
bakışın nedir? Z.Y.: “Komutan” adlı öyküm
askerlikle olan ilgisinden çok barışla ilgilidir. Geçen kış askerlik
vartasını atlattım. Bir bakışım yok askerliğe artık. Çünkü insanlık
anlayışımla askerlik arasında bir bağ kuramıyorum… Tarihin başından beri
olan bir şey savaş; bir ilkellik, bir yanlışlık… Sürüp giden bir yıkım,
korkuluk ve vahşilik… Hüsnü Arkan intikal yürüyüşündeki askerler için son
romanında şöyle diyor; “…sabırla, inatla, hayvanlar gibi sessizlik içinde
yürüyorlardı.” S.E.: Kadıköy’de nerelere
gidiyorsun? Z.Y.: Eskiden Karga’ya, Buddha’ya
ve Liman Kahvesi’ne sık sık giderdim. Hatta oralarda tamamladığım
öykülerim de olmuştur. Sonra uzun bir zaman dilimim de aşağıda, Yazı
Kitabevi’nde geçmiştir. Yazı Kitabevi farklı bir ortamdı. Eski halini ve
oradaki insanları özlüyorum şimdi. Üniversite bittikten ve iş hayatı
başladıktan sonra hafta sonları sakin sakin yemek ve içmek için Agapia’ya
gidiyorum. Yanımda canımdan çok sevdiğim, şiir gibi, sabah gibi biriyle…
Bazen de Son Gemi’ye giderim… Eğer canlı müzik dinleyeceksem Acil Servis’i
izlemek amacıyla Shaft’a gittiğim de olur. Onun dışında Moda’daki
kahvehanede tavla oynamak en sevdiğim ve sık yaptığım şeylerden biri şu
aralar… S.E.: Ne yapmaya çalışıyorsun?
Yazarak… Z.Y.: Ne zor soru… “Kaşıntımı
azaltmaya çalışıyorum” diye tekrar edelim ve geçelim bu
soruyu… S.E.: Takip ettiğin yazarlar ve şairler
kimler? Z.Y.: Bu da büyük ve zor bir soru…
Sen de basit gibi görünen ama kazık sorular soruyorsun… Bir sürü isim ve
kitap var aklımda. Ama şu isimleri hemencecik sayabilirim sana;
Panait İstrati, Hasan Ali Toptaş, Julio Cortazar, Vecdi (Çıracıoğlu) Abi,
Oruç Aruoba, Celine, Turgut Uyar, Ece Ayhan ve İlhan Berk… Bu
isimlerden çok şey öğrendim ve yazdığım her yeni şeyle birlikte bu
isimlere daha da çok borçlanıyorum. S.E.: Bu kadar mı? Z.Y.: Bu kadar… Teşekkür
ederim.
* “Bir
Şeyler Bulup Çoşmak” Gamze
Erzin ile… 2
Temmuz 2007 Gamze Erzin: Şair olmadığınızı, şiir yazarı olduğunuzu
söylüyorsunuz (yaşadığınız hayat tarzından dolayı) Sonuçta şiirle
bütünleşip o ruh haline gecen insanın -her ne kadar işi bu olsa da-
hesap kitapla, şiirle hiç ilgilenmeyen bir insan gibi uğraşması... Genel
olarak hayatına şiiri yansıtmadan böyle şiirler yazman bir gel git
oluşturmuyor mu? Zafer
Yalçınpınar:
Öncelikle şunu söylemeliyim ki asıl ve önemli olan yaşamdır, yaşamaktır,
kerteriz budur. Turgut Uyar’ın deyişiyle, “bir şeyler bulup coşmak”tır.
İyi bakarsanız, odaklanırsanız yaşama dair her şeyi, her türlü
ilişkilendirmenin ya da gerekçelendirmenin temelini sezebilirsiniz.
Bugünkü insan davranışları sanıldığı kadar taktik dolu değildir, aksine
rastlantısaldır. Bugünkü radar teknolojisi, yarasaların fizyolojisinden
ortaya çıkmıştır. Radara yakalanmayan uçakların icadı ise yarasalardan
kaçmayı başaran böceklerin incelenmesiyle birlikte gerçekleşmiştir.
İnsanoğlu ne yaparsa yapsın doğadan, tipolojiden ve “yaşantı”lardan
esinlenmek durumundadır. Tübitak Bilim Kitapları arasından yayımlanan
Herbert Reeves’in “Boşluk Bakışımın Biçimini Alıyor” adlı eseri bu durumu
çok güzel açıklar. Ararsanız, her yerde tipoloji, eğretileme ve şiirsellik
bulabilirsiniz. Hep kendimize sorarız “Şiir Nedir?” diye… Ve nedense,
aklımıza “Ne şiirdir?” diye sormak gelmez. Hâlbuki bu sorunun peşinden
gitmeliyiz. Ben bu sorunun peşinden gittiğim için “şiir yazarı”yım,
şiiri yazarım. Benim eğitimim “Ekonometri” gibi deterministik ve stokastik
öğeleri birlikte içeren karmaşık modellemeler, analizler üzerineydi. Ama
bir yandan da müzikle uğraşıyordum. Şehrin, insanların, Kadıköy’ün,
kısacası yaşadıklarımın ve tipolojilerin kafama uymayan taraflarını
gördükçe bunları yazmaya, yazarak değiştirmeye çalışıyordum. Sonra,
zamanla kendimi şiirde ve imgede buldum. Bende oluşan ya da benim vardığım
şey bir “poetika”ydı. Orada, onunla birlikte ayıldım. “Şiir yazarlığı”m
yaşamın ve tipolojinin peşinden gitmekle, onlarla gidip gelmemle birlikte
oluştu. Duydurumların tınısının, bu tip ayrıntıların boyunun ölçüsünü
alarak, tipolojiye ve yaşama bakarak şiir yazdım. Ayrıca, şu da var:
bugünkü “şair” tipolojisi son derece yapay, marazi ve hiç de iç açıcı
değil. Tüm bu anlattıklarım nedeniyle kendime “şair” demiyorum. Zaten, bir
sürü “edebiyat kâhyası” ya da “edebiyat kabzımalı” benim şair olmadığım
veya şiir yazmadığım konusunda hemfikirler… G.E.: Ece Ayhan'ın sizde ayrı bir yeri var. Nedir Zafer
Yalçınpınar için Ece Ayhan'ı vazgeçilmez yapan, onu bu denli özel
kılan? Z.Y.: Ece Ayhan tipolojiyi ve
tarihi çok iyi biliyordu, entelektüel alanda külyutmazdı. Herkesin (hatta
kendisinin bile) ileri sürdüğü kadar da kötücül değildi. Bundan eminim.
Eşitlikçi ve sathi bir adamdı, tipolojik hafızası ve ilişkilendirme yetisi
çok kuvvetliydi. Entelektüel yapısı, sivil duruşu, muhalifliği, her şeyi
topyekün reddetmesi, her şeyden topyekün vazgeçmesi ona çok geniş bir
hareket alanı ve düşünce devinimi kazandırdı. Ben de böyle bir içtenliğin
ve bağımsızlığın peşindeyim; Ece Ayhan’ı kimse kafakola alamamıştır ve
kimse ona patronluk taslayamamıştır. Başkaları gibi “halay” mantığıyla
yaşamadı, bir efe gibi yalnız başına çıktı ve oynadı. “İkinci yeni”nin
ağababası oldu. Kendi sözdizimini kurdu, kendi bakışını anladı, “bakışsız
bir kedi kara” olduğunu ama kendi karalığının “akkor” olduğunu anladı.
Bugün Ece Ayhan’ın nelere rağmen “sıkı şair” olduğunu merak edenler onun
İlhan Berk’e yazdığı mektuplardan oluşan “Hoşça Kal” adlı kitabını
okuyabilirler… Bu yakınlarda da Ece Ayhan hakkında çok sıkı bir
kitap yayımlanacak, ona da
bakabilirsiniz. G.E.: Şiirlerinizde coşkulu bir anlatım tarzınız var. Aynı
zamanda anlamdan cok sezgiye önem verdiğinizi biliyoruz. Ayrıca
görsel şiirle ilgili gelecekte güzel planlarınız da var. Bunların hepsini
bir arada düşündüğümüzde gelecekte bizi nasıl bir Zafer Yalçınpınar
şiirleri bekliyor? Z.Y.: Bilmiyorum, bilinmez de. Ben
–özellikle- görsel şiir konusunda fazlaca bilinçli değilim. Ayrıca
yaptığım şeylerin “Görsel Şiir” değil de ne idüğü belirsiz “Görsel İşler”
olduğunu düşünüyorum, biliyorum. Görsel Şiir konusunda -eser anlamında- en
yetkin sanatçı Derya Vural’dır. Onun işlerine bakarsanız aradaki farkı
anlarsınız. Kuram konusunda da Serkan Işın çok
önemlidir. Şimdi, inanın ki gelecekte ne tip şiirler yazacağımı, ne tip
işler yapacağımı ve hangi zamanda ne tip kitaplar yayınlayacağımı
bilmiyorum. Livar’ın oluşması ve kitaplaşması beş sene kadar sürdü…
Üstelik bu süreç çok da planlı gerçekleşmedi.
G.E.: Cemal Süreyya, Edip Cansever gibi şairlerin bugün büyük
dergilerde yer bulurken Ece Ayhan'ın daha küçük çaplı dergilerde yer
alması sizin 'bugün , şiir ve dergi ' üçlüsünde nasıl bakmanıza neden
oluyor , insanlar neden Edip Cansever'e öncelik veriyor olabilirler? Ya da
bu durum bunun bir göstergesi olabilir
mi? Z.Y.: Cemal Süreya ve Edip
Cansever daha uzlaşımcı şairlerdi. Ece Ayhan ise öyle değildir. Bazı
insanların, editörlerin canını yakmış ve onları sıfırlamıştır. Bakın, ben,
özel araştırmalarım sonucu şunu biliyorum: Bugün Ece Ayhan’ı sevmeyenler
ya da onu kötüleyenler, akşam evlerine döndüklerinde gizlice Ece Ayhan
okurlar. Bir servet harcamayı göze alsanız bile sahaflarda Ece Ayhan
imzalı kitap bulamazsınız. G.E.:
Duruşunuzda sanki 'Sanat, sanat için yapılır .' izlenimi var. Kimseye çok
birşey anlatma çabanız olmadan, kendi deyiminizle eliniz kaşındığı için
yazıyorsunuz. Baştan beri yazmanın hangi yönü çekiyor sizi? Başka şeyler
de olmadan -yani başka bir aşk - Kuzey yıldızı dergisi için bu kadar
uğraşmazdınız sanırım… Z.Y.: Kaşıntı benzetmesi Eduardo
Galeano’nun söylemidir. Ancak bana çok uygun bir gerekçelendirme olduğu
için durumu bu şekilde açıklamakta zarar görmüyorum. Bakın, “sanatı,
ne ya da kimin için yaptığım konusu ya da sorgusu” beni fazlaca
ilgilendirmiyor. Daha önce bir yerlerde bu konu hakkında konuşmuştum.
Beni, sanat adına asıl ilgilendiren şey “ne yaptığım” ya da “ne
yapabildiğim”dir. Tüm bu yaptıklarım üzerinden de kendimi ya da bizzat
tipolojinin veya imgenin kendisini ikinci bir düşünce katmanına ya da
sınamaya tabi tutmamdır, bunlardan
ibarettir. Kuzey Yıldızı Edebiyat Dergisi bir ise “düş”tü. Yıldızlara
yakın olmak isteyenlerin kasabalarını uçurumlara kurduğu bir “düş”tü.
Edebiyat ortamı, şair, yazar ve okuyucu tipolojisi hakkında kazandığım iyi
veya kötü her izlenimi Kuzey Yıldızı edebiyat dergisine
borçluyum. G.E.: Edebiyat hakkında -ki bizim konumuz şiir- çok fazla
bilgi sahibisiniz. Sadece size bakarak şiirin, insanı içine alan ve onu
olgunlaştırmadan bırakmayan bir girdap olduğunu söyleyebilir miyiz, yoksa
sizi bu yasta bu kadar olgunlaştıran salt şiir değil mi?
Z.Y.: İlk soruya verdiğim yanıtta
bu konu hakkında bir şeyler söyledim. Fakat biraz daha açık söylemek
gerekirse; şu an bile, dizelerden, sesten, kâğıttan, imgelerden,
şairlerden, yayınevlerinden, fanzinlerden, sahaflardan veya dergilerden
uzakken bile –ya da sözgelimi edebiyatın dışındayken bile- aslında şiirin
içindesiniz. Yaşamdaki duygudurum tınısı hiç dinmeyecek… Felsefe ile şiir
arasındaki ilişkiyi göz önüne almakta fayda var. Özellikle de Wittgenstein
incelenmeli; “Gerçeğin yapısını dilin yapısı belirler.” önermesi
verili olarak, hatta şiar olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Bilmem
sezdirebildim
mi? |
4 Mart 2011
AçıkRadyo'da "Yer6 Hafıza" adlı programda
JANSET KARAVİN ve ZEYNEP
R. GÜVENÇ ile...
Programın kaydını yer6hafiza.mp3 olarak
indirip
dinleyebilirsiniz.
18 Ekim 2006
YaşamRadyo'da
"Şiirbaz" adlı programda
İSMAİL CEM
DOĞRU ile...
Programın kaydını siirbaz.mp3 olarak
indirip
dinleyebilirsiniz.