Zafer Yalçınpınar’ın “LİVAR” adlı ilk şiir kitabı yayımlandı.

Ayrıntılı Bilgi İçin;

http://www.lotuskitap.com/yayinlar/livar.htm  adresini ziyaret edebilirsiniz.

Lotus Yayınevi için;

Bayındır Sokak 27/3 Kızılay/Ankara
Tel: +90 (312) 431 27 50 Faks: (312) 431 27 12

Mektup Adresi: P.K 90 Maltepe (06572) ANKARA

E-posta: lotus@lotuskitap.com




Online satış noktası:



NET KİTAP:
http://www.netkitap.com/kitap/71892/livar.htm 



KİTAPYURDU:
http://kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=115818&sa=20933584&session=68307367381214126231&LogID=







M. DAVUT YÜCEL: “Livar”, çıkan ilk şiir kitabın. Daha evvel yayımladığın öykü kitapların, anlatı kitapların var. Öyküyü, nesrin alt başlığı olarak aldığımızda, şiire ya da şiirsel olana atılan bir adım olarak ayırabiliriz. Bu anlamda öykülerinde de şiirsel bir tat var zaten. Ancak yine de üç adet şiir kitabı çıkartmış birinin sonradan bir öykü kitabı çıkartmasından daha az dikkat çekici bence bu (Tabii bunu söylerken bir yandan da yayımladığın şiirleri gözden kaçırıyor değiliz.). Bu açıdan baktığımızda öykü ve/ya da şiir yazmayı, birbirine bağlılıkları ya da ayrılıkları hakkında, senin yazma sürecini de dahil ederek, neler söylersin?

 

ZAFER YALÇINPINAR: Zekice bir bulguya ulaşmışsın. Bak, ben yaşamın içinde yuvarlanan, debelenen, gidip gelen bir adamım.  Bazı olaylar ve görüngüler var ki bunlar ancak şiirsel bir dille ya da bizzat şiirin kendisiyle ortaya konmalıdır. Öykü dili ve kurgusu -yani şu bildiğimiz inşaat düzeneği- bazı görüngüleri açıklamaya, istediğimiz hızda ve dozajda ortaya koymamıza yetmez. Ama şiir apansız varoluşuyla bunları anlatabilecek güçtedir. Öykü bana çoğu zaman fazla nizami ya da askeri geliyor. Didaktik eleştirmenlerin yapısalcı ve şematik yaklaşımları da bugün öyküye böyle bakılmasını sağladı. Oysa ki “Julio Cortazar” diye bir adam var! Eleştirmenler neden bu adamın büyüklüğünü ölçemiyorlar, açıklayamıyorlar? Çünkü “gündelik hayatın ustası” değiller, gündelik hayattaki şiiri fark edemiyorlar. O ünlü dilbilimciler, Cortazar’ın “Clone” adlı öyküsündeki gizleri neden fark edemiyorlar? Çünkü müzisyen değiller, çünkü cazı ve cazın şiirselliğini bilmiyorlar. Şunu demek istiyorum; şiir bir dağın röntgenini çekmek ve görüngülere bu yolla bakmaktır. Öykücülük ise bir dağın içini araştırmak için belirli yerlerden sondajlar yapmaktır, görüngülere mühendis gibi yaklaşmaktır. Bu ikisinin arasındaki tek benzerlik ise “Tipoloji bilgisi”dir.  Ece Ayhan’ın şu sözünü tekrar edeyim; “Tipolojiyi bilen kazanır.”

 

M.D.Y:  Denizi seviyorsun. Bu sevgi kitabına da sirayet etmiş durumda. Şiirde deniz senin için neyin ifadesi?

 

Z.Y. : Çocukluğumun ve yeniyetmeliğimin kayda değer bir bölümü denizin üzerinde geçti. Babamın en büyük merakı teknecilikle, balıkçılıkla ve denizle ilişkilidir. Amcam ve dedemden ailemize yadigâr kalan bir teknemiz var. Babam için oltalarının ve teknesinin bakımı, siyasetten, bankadaki mevduatından ve o paranın yönetiminden en az on kat daha önemlidir. İşte ben de böyle bir adamın oğluyum.

Deniz, benim için, boğazlarıyla, kıyılarıyla, ırmaklarıyla, limanlarıyla, “argos”uyla, tarihiyle, deyişleriyle, terimleriyle, tekneleriyle, oltalarıyla, balıklarıyla ve balıkçılık tipolojisiyle birlikte “akışkan”  veya “devingen” bir bütünün ta kendisidir. Yani deniz, kara benzeri bir durağanlık içinde değildir ve denizin hareketleri karanınkiler gibi atonal eğilimli değildir, armoniktir. Ayrıca “deniz”, tıpkı “gökyüzü”nün varlığı gibi bütünsel bir büyüklüğü ve genişliği de ifade ediyor bende. Öylesine geniş…

Bir şiirinde Serdar Koçak “uçan sandallar” ifadesini kullanmıştır. Bunu çoğu kimse ya hiç anlamadı ya da yanlış anladı. Gündüz vakti, bulutlarıyla birlikte gökyüzü denize yansıdığında,  denizde bulunan bir tekne gökyüzündeymiş gibi olur, yani uçar. Serdar Koçak’ın bu tamlaması, şiirsel ve imgesel olarak denizi yeniden “göz önüne” almamı sağlamıştır.

Bugün, insanlığımız toprağın ve doğanın canını almak/yakmak için garip bir mühendislik iştahıyla toprağa türlü türlü işkenceler yapıyor. Bunu da girişimcilik veya yatırım mantığına bağlıyorlar. Oysaki mesele düpedüz açgözlülüktür. Üstelik söz ettiğim bu aç gözlülüğü de yöntemli ve planlı bir şekilde icra ediyorlar. Sabancı öldüğünde ve mezarına gömüldüğünde kendi kendime şöyle demiştim; “Heh, Sabancı Bey, şimdi ayvayı yedin; toprağın senden alacağı intikam çok fena olacak!”

 Buna karşılık, denize karada olduğu kadar güçlü hücum edemediler. Edemezler de. Deniz sallantıdadır ve örneğin, denizde kişisel mülkiyet yoktur. Deniz herkesindir, denizin kanunları yazılı ya da yazısız olmak üzere başka esaslar veya dengeler üzerine kurulmuştur. Şu bizim ülkemizde, yani “emlak cumhuriyeti”mizde bir dönüm arsa için birbirini kesen, parçalayan ve gömen insanlar, mafyalar vardır. Denizde ise böylesine büyük bir kıyım yoktur.

Ancak, LİVAR’daki “Gece Denizi” algısı ise daha farklı bir yerden geliyor. Bir gece adadaki yazlığımızın bulunduğu koydan yola çıkıp merkeze doğru yürürken simsiyah gece denizi gözüme bir “mürekkep” olarak göründü ve yürüyüşüm boyunca bana eşlik etti. Israrla “Beni dinle ve beni anla!” der gibiydi. Ben de onu anlamaya ya da çoğunlukla “sezmeye” çalışıyorum. Şiirlerimde yaptığım şey, geceyi, denizi ve onların tınılarını anlatmaya ya da sezdirmeye çalışmak…

 

M.D.Y:  Aynı şekilde yalnızlık düşüncesi ya da teması da hâkim şiirlerine. Bu yalnızlık korkulu bir yalnızlık mı, endişeli bir bekleyiş mi yoksa bir kader mi, nedir biraz anlatabilir misin?

 

Z.Y. : Genelde “yalnızlık” ile “tek başına olmak” birbirine karıştırılıyor. Ben yalnız bir adam değilim, ama çoğu durumda, çoğu şeye karşı “tek başına” olduğum ya da “tek başıma” kaldığım söylenebilir. Yalnızlık kuyusundan düpedüz bahsetmekten kaçınıyorum ve evet, fazla ıssız, fazla kuytu, köşeye sıkışmış olmak… İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ve kendini kandırmadan “iyice bir” düşündüğünde, varoluş zonklamasından, ötekilerden ya da “memleketin hâli”nden endişelenmez de ne yapar? Geçenlerde Emil Michel Cioran’ın “Burukluk” adlı eserinde okuduğum şu söz beni çok etkiledi; “Eğer Nuh biraz ileri görüşlü bir adam olsaydı, o gemiyi batırırdı!”. Bilmem anlatabildim mi…

 

M.D.Y:  Kitabın isminden yola çıktığımızda, bu toplama dâhil ettiğin şiirler kurtarılmış olanlar mı?

 

Z.Y. : Kitabın isminin kısa hikâyesi şöyle: Çocukluğumda, babamla balığa çıktığım günlerden birinde kaşık oltasıyla bir Kofana yakalamıştık. Balığı oltadan kurtarıp teknemizin LİVAR’ının içine koyduk. Ben de elime bir ıskarmoz alıp livardaki kofanayla oynamaya başladım. Lüfer soylu balıklar çok vahşi olurlar. Balık gelip elimdeki ıskarmoza kafa atıyor, bazen de gövdesini yarı yarıya suyun üzerine çıkarıyordu. Vahşi, dinamik, canlı ve muhteşemdi… İşte benim Livar’ımdaki şiirler de böylesine dinamik olanlar; anlattığım hikâyedekine benzer bir canlılık ihtiva eden ve belki de debelenip duran şiirleri aldım LİVAR adlı dosyama… Kısacası o şiirler ve işler kurtarılmış olanlar değil, aksine, yakalanmış olanlardır.


 

 

M.D.Y:  Kitabın “Çalgıdönüm” isimli bölümünün girişinde yer alan Sting’e ait iki paragraflık metinde; müzisyen olarak kendilerinin yaptıkları müzikle, aslında sessizliği vurguladıklarını söylüyor. Senin şiirine baktığımızda da böyle bir sessizliği vurgulama durumu seziliyor. Şiirlerinde yer alan susları, ses boşluklarını, anlam boşluklarını, duraksamaları düşünürsek; sessizliği vurgulamak düşüncesi senin için ne tür bir amaç ve bu amacın nihayetinde metin ile anlam arasında bir tür prozodi oluştuğunu söyleyebilir miyiz?

 

Z.Y. : Konuyu matematikçi gibi “örten fonksiyon” mantığıyla ele alıp kontrpuan bilgisinden yola çıkarsak “prozodi” oluştuğunu söyleyebiliriz. Ama benim peşinde olduğum ve kullandığım zaten “anlam kayması”yla yürüyen bir şey… Dizelerimde “aksak bir anlam” söz konusudur. Biliyorsun, anlamın yerine sezgiyi koymak gerekiyor. Yeter ki istediğim duygudurum geçişlerini ya da tınılarını yansıtabileyim. Gerisi laftır.

 

M.D.Y:  Müziğe ve özelde caza olan ilgini biliyorum. Şiirlerini kurarken de o alana ait bir takım şeylerden faydalandığını yazmıştın bir keresinde. Bu anlamda, evet,  şiirine ilişkin bir takım denemelerde/açılımlarda bulunmaktan kaçınmıyorsun (görsel şiiri şu an için konu dışı tutuyorum). Deneysel olanın sende, şiir düşüncende yeri nedir?

 

Z.Y. : Mesele sanıldığı kadar karışık değil aslında; deneysellik olarak görülen şey, caza olan ilgimi, müzisyenlik geçmişimi ve bu izlekten öğrendiğim tuşeleri ya da “coşku dönemeçleri”ni şiirlerime yansıtmaya çalışmamdan başka bir şey değil. Aslında yaşamsal, geçmişimle ilgili bir şey bu… Ben caz davulcularını ve onların tuşesini çok takip ettim.  Davul cümlelerinin veya senkopların nerede, nasıl tınıdığını iyi bilirim. Bir ritm, bir şarkının “köprü” bölümündeki köşeler, bir hi-hat’teki sektirmeler, bir şarkının “verse” bölümündeki tekrarlar ve yükselişteki koro duygusu, bir atak ya da bir senkoptan sonraki “sus”… Bunlar benim için çok önemli şeylerdir. Bir de çalgıların tınısı önemlidir. Kontrbas ile trompet en sevdiğim çalgılardır.  Ayrıca, üflemeli çalgıları çok içten ve şiirsel bulurum. Zurna da buna dâhildir. “Çalgıdönüm” bu tip müzikal benzetmelerin ve çalgıların mevsimlerle eşleşmesinden başka bir şey değildir. Bunu akıl etmek de, ne bileyim, geçmişimden gelenlerin pekiştirmesi, bir çeşit sezgisel yetidir… Örneğin Patricia Barber’ın “The Moon” adlı şarkısının girişindeki kontrbas ezgisi kafamın içinde “bakar yüzün/oyuk oyuk” dizeleriyle birlikte tınıyor. O dinlediğim ezgiyi kafamın içindeki dizeyle birlikte baş başa buluyorum birden… Bu nasıl oluyor, ben de gerçekten bilmiyorum. Şunu da eklemek isterim; en son “Ece Ayhan İçin Bir Davul Cümlesi” adında bir şiir tamamladım. Bu şiiri okuyan bir davulcu bunun hiç de deneysel bir şiir olmadığını anlar. Ama siz bunu deneysel olarak algılıyorsunuz…

 

M.D.Y:  Şiirinin müzik ile olan ilişkisinden bahsettik. Bir de sanki bir tiyatro oyununun sahneleri oynanıyormuş gibi ya da kısa metrajlı bir filmin çekimleri yapılıyormuş gibi etki oluşuyor zihnimde. Önce bu alanlarda da çalışmalarının olup olmadığını sorayım. Şu an üzerinde çalıştığın ya da ilerisi için düşündüğün bir şey var mı?

        

Z.Y. : Sanırım, üzerinde oluşan söz konusu etki şiirlerimdeki bazı atmosfer odaklanmalarından kaynaklanıyor. Kesinlikle böyle bir fikrim ya da planım yok. Olmasını da istemem. Bazı kişisel sebeplerden dolayı tiyatroculardan nefret ediyorum. Özellikle de başarısız tiyatroculardan ve senaryo yazarlarından… Yaşamın kurgusu ve mimikleri tiyatrolardaki gibi değil; yaşamın replikleri tiyatrocuların ya da senaryo yazarlarının ortalama zekâya yönelik kurduğu turşular gibi değildir. “Gösteri toplumu” kavramından hiç söz açmayacağım, çünkü içinden çıkamayız…

 

M.D.Y:  Tekrar konuya dönecek olursak; kendi dilini konuşan, kendi müziğini çalan, kendi senaryosunu yazan bir bütün var karşımızda. Ve aynı zamanda şair oradaki duyguya da hakim, duygu başıboş bırakılmamış. Şiirlere ‘-sus-’lar veriliyor, kesiliyor, bölünüyor. Bütün bunlar şiirde birleştiğinde de bir tür sınırsızlığı ya da sınırları zorlamayı (metinlerarasılıktan alanlararasılığa geçiş) çağrıştırıyor. Umberto Eco’nun “Okura tek bir anlamın kendini zorla kabul ettirmesini önlemek gerekir” deyişini hatırlamak gerekir belki burada. Bu, şiir olumlayan bir özellik bu anlamda. Görsel şiir için de düşünecek olursak, alanlararasılığı yoğun şekilde hissedildiğini söyleyebiliriz. Şiirlerindeki bu çağrışım zenginliği için ne söylersin?

 

Z.Y. : Bu durum eklektiktir, aksak bir kolâjdır ve sıkılgan, saplantılı bir adamın elindekilerle ne yapabileceğini düşünmesinin sonucudur: Dolaşımdaki tümce yapılarını, görüngüleri ve düşünce dizgesini -belli ilkelere bağlılıkla- nasıl kaydıracağını ya da eğeleyip aşındıracağını sürekli düşünen bir adamın başıbozukluk zenginliğinden başka bir şey değildir.

 

 

M.D.Y:  Yukarıda saydıklarımızdan olsa gerek, şiirinde anlamın sayfaya, bütüne yayıldığını da söyleyebilir miyiz?

 

Z.Y. : Söyleyebiliriz, ama her şiirim veya her dizemin uzantısı için bu söylem geçerli değil. Boşluğu vurgulamaya çalıştığım bazı dizelerim için geçerli bu… Ancak, görsel şiir kuramında şöyle bir ilke de var: “Görsel Şiir’de ilk dize, sayfa düzleminin üzerindeki herhangi bir koordinattır.”

 

M.D.Y:  İkinci şiir kitabını ne zaman elimize alıyoruz peki? Ya da elimize alacağımız kitap ne üzerine olacak?

 

Z.Y. : İkinci şiir kitabımı henüz bilmiyorum, yani henüz öyle bir şey yok. Livar’ın dosyalaşması dört sene kadar sürdü. Uzun bir süre şiir kitabı yayımlayacağımı sanmıyorum.  Şimdi, “Adabeyi” adında bir “novella” ya da “uzun öykü” yazmaya başladım. Sırası gelmişken söyleyeyim; ben roman türünü sevmiyorum, roman yapısı bana çok yavaş ve dekoratif geliyor. Onun yerine “Novella” biçimi, kurgusu bana daha uygun. Ayrıca,  bu aralar defterlerimle de çok ilgileniyorum, defterlerimdeki anlatıları, anıları, çizimleri ve tümceleri ne yapacağımı da hiç bilmiyorum. Kısacası, ne olacak, yazdıklarım ne zaman, nasıl yayımlanacak, pek kestiremiyorum.

 

 

M.D.Y:  Kitabın son bölümü olan ‘Tepegöz’de, on iki adet görsel şiirin yer alıyor. Bu çalışmalarında çok çeşitli teknikler kullanmıyorsun, genel olarak görsel bir takım malzemeler ile tipografik malzemenin birleştiği çalışmalar. Orada oluşturmayı amaçladığın dünya nedir?

 

 Z.Y. : İnan ki bilmiyorum. Görsel şiir kuramıyla ilgili tutarlı ve çelişkisiz bir şeyler söyleyebilecek birikime henüz sahip değilim. Belki ileride… Ama görsel işlerimde oluşturmaya çalıştığım dünya hakkında şunu söyleyebilirim: Bir adam geliyor bir davula vuruyor, bir sene sonra gelip aynı davula bir kere daha vuruyor. Arada oluşan boşluk ve orada yuvalanan kimya, coşku, uzam, denge, likidite… Sanırım, bunları göstermeye, bunları nitelemeye çalışıyorum.

 

M.D.Y:  Görsel olan “nesne” ile şiirin –ya da şiirselliğin- birleşmesi; maddeleşmesi ya da klasik deyişle dünyevileşmesi, bu tarz çalışmalara ‘iş’ denmesinin sebebi midir? Ya da senin için görsel şiir öyle midir?

 

Z.Y. : Bu konuda Serkan Işın’ın sözleri çok önemlidir. Monokl’ın ilk sayısında onun “Şiirde İş” adlı bir yazısı vardır. O yazı  “iş” tanımlamasını ortaya çok düzgünce koyuyor. İsteyen o yazıyı okuyabilir… Bir de, tabii ya, benim bunlara “iş” deyişimin altında bir güvensizlik kıvılcımı da yok değil…

 

M.D.Y:  Tavır ve amacı itibariyle görsel şiir direkt olarak hayatın kendini vermektedir, göstermektedir. Bu anlamda göstergenin soyuttan somuta geçmesiyle anlam dağarcığı belli göndermeler dışında zihinde fırtınalar yaratma yetisini de kayıp mı etmiştir yoksa aslında anlamı sonsuz sayıya mı çıkartmıştır?

 

Z.Y. : Görsel şiir, bence, şiirsel algının ya da sezginin osiloskobudur. Sanırım, bu osiloskobun da alt ve üst sınırları vardır.  Bir de ben matematikteki şu sözü çok severim: “Sebepler zinciri sonsuz değildir!”

 

M.D.Y:  Bu işlerinde neyi, nasıl değerlendiriyorsun?

 

Z.Y. : Görsel işlerimde duygudurumların tınısını “dengesel” olarak yerlemlemeye çalışıyorum. Görsel işlerimdeki “Ş” harfinin yerlemi  İlhan Berk’in “Şiir bir tuğlanın minareden aşağıya atılmasında ama yere düşmemesindedir, havada asılı kalmasındadır”  fikrinin yansımasıdır. Şiir dengesi işlerimde müzik var. Bunu kimse fark etmiyor. Aslında en sıkı “müzikal tuşe”ler şiir dengesi başlığı adı altında topladığım görsel işlerimde yuvalanmış durumdadır.

 

M.D.Y:  Görsel işlerini hazırlarken maddede ya da nesnede bir söyleyiş biçimi mi oluşturmayı hedeflersin yoksa işin kendisi direk madde ya da nesne mi olur? Bu işlerin oluşum süreci nasıl işler sende?

 

Z.Y. : Sanırım ilki… Ama, şu “oluşum süreci” meselesini atlayalım. Çünkü, inan ki ben de ne yaptığımdan ve nasıl yaptığımdan henüz emin değilim.  Bendeki “görsel iş” sürecinin veya denkleminin büyük bir kısmı hâlâ stokastik değişkenlerden oluşuyor.


 

 

M.D.Y:  Görsel şiir; şaire, ressama, grafik tasarımcısına, mimara, kaligrafi/hat sanatçılarına hatta romancıya, öykücüye seslenen kendinden bir şeyler bulabileceği bir alan. Bu çok yönlülüğü nasıl  değerlendiriyorsun?

 

Z.Y. : Bu zenginliğe  “doğuşkanlık” denir. Görsel şiir müthiş canlı ve dinamik bir alandır. Yeni bir meydan ya da bir panayır, büyük bir devinim, bir karınca yuvası… Çok sıkı bir verim ve soyutlama alanı… Herkes buna bilgisi ve tekniği ölçüsünde paydaş olmak isteyecektir. Hatta, ağızlarına doladıkları şu “inovasyon” sözcüğüyle birlikte bu işe yakında mühendisler de karışacaktır. Öyle görüyorum ben.

 

 

 

M.D.Y:  Görsel şiirin Türk şiirine katkısı nedir sence?

 

Z.Y. : Bence, görsel çalışmalarla birlikte şu eski sözel şiirden ve onun retoriklerinden uzaklaşmanın bir aşaması daha tamamlanmış oldu. Görsel Şiir, tekniğin cehenneminden uzak olan “gölbaşı şairleri”nin ve “retorik arsızları”nın karşısına sağlam bir söylem ve uygulama alanı olarak çıktı. Edebiyat kâhyaları ve şairler,  şiirlerini ve imgelerini bir kez daha düşünüp, dizelerini akort etmek zorunda kaldılar. Bu durum, açık söyleyeyim, Serkan Işın’ın ısrarı, cesareti, başarısı ve tokadıdır. Serkan Işın görsel şiiri icat etmedi, kendini görsel şiirde buldu, oraya kadar gidebildi.

 

M.D.Y:  Görsel ya da somut şiirin bulunduğu yola şöyle bir baktığımızda, bunun gittikçe halktan koptuğunu ya da kopacağını, şiirin belli bir kesim dışında anlaşılmaz kalacağını söyleyebilir miyiz?

   

Z.Y. : Söyleyebiliriz. Ama bunu biz yaratmadık. Tarihte şair hep tek başına kalmıştır, toplumla arasındaki ilişki aksaktır ve şairler birbiriyle kavga halindedirler. Biz kimseyi hor görmedik ama herkes bizi “hor görmek” ya da “yok saymak” eğilimindedir. Bu uzaklık “edebiyat kâhyaları” yani editörler tarafından icat edildi. Bu durumun kaynağı ya da başlangıcı bizim yaptığımız ettiğimiz şeyler değil.  Tüketim toplumu, çıkar çatışmaları, sığlık ve bu  tip şeylere angaje olan editörler var… Ama bazen, özellikle de son zamanlarda “Yahu, böylesi daha iyi!” dediğim de oluyor. “Ortalama zek┠ve “edebiyat kâhyaları” ile kesişim noktalarımı akort etmeye ihtiyacım yok. Birilerinin hizasına gelecek de değilim…

 

M.D.Y:  Görsel şiir, şiir metinlerinde yer alan harflerin özel olarak biçimsel boyutlarda kullanılmalarıyla kendini gösterdi ilk olarak. Somut/Görsel şiirin malzemesi yine metne dahil olan ya da olmayan ama her hâlükarda metne ait olan harfler idi. Fakat bu büyük bir değişime uğramakta. Bu şu demek, şiir olan bir şey aslında şiir gibi de değil. Bunun için sınırsızlığın bir ürünü, çağın bir görünümü diyebiliriz. Tabi bu farklı açılardan okunabilir. Sen bu sınırsızlık hakkında neler düşünüyorsun?

 

Z.Y. : Ben bu sınırsızlığı “armonik kaosun mazgalı” olarak görüyorum. Tınısı kulağıma böyle geliyor. Bir de şöyle bir düşüncem var; günümüzdeki kavram karmaşasını düzeltmek için bir milyon kişi hayatlarının başından sonuna dek tam zamanlı ve eşanlı olarak çalışsalar bile bu işi beceremezler.  Öyleyse ben, tek başıma, hiçbir şeyi beceremem; tek başıma kalmaktan başka…


Ana Sayfa

İLETİŞİM İÇİN:
Msn: zaferyal@hotmail.com
Email: zaferyal@kuzeyyildizi.com
                                                                                                 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar     tarafından 30 Ekim 1999 tarihinde hazırlanmıştır.Tüm yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı Zafer Yalçınpınar'a aittir. Yazılar ile görsel öğeler, T.C. Telif Yasaları tarafından korunmaktadır. Yazılı izin alınmadan kopyalanması veya kullanılması hukuki sorumluluk doğurur.
Bu sayfa en iyi 600 X 800 çözünürlüğünde görünür 




?>