
K o m u t a n
Yaktın beni Çavuş! Bu,
iki ay içinde bana yazdığın dördüncü gece nöbeti oluyor. Bir futbol maçı
yüzünden bu kadar büyük şerefsizlik yapılmaz ki… Bizim koğuştaki çocuklar
“Çankırılı Çavuş’un intikamı acı olacak” demişlerdi de inanmamıştım. Şu
düştüğüm duruma bak: Çankırılının fanatik takım tutkusu yüzünden, gecenin en
soğuk saatinde karargahın önündeki ikinci noktada nöbet tutuyorum.
Allahım... Ne işim var benim bu askerlerin, silahların ve Çankırılı
Çavuşların arasında? Şimdi
İstanbul’da olsaydım, sevgilimin yanına uzansaydım şöyle. Nerdedir, ne
yapıyordur acaba? Beni aldatmış mıdır? Kesin aldatmıştır. Yedi ay oldu. O
yedi ay
dayanacak bir kadın değil. Belki de dayanmıştır. Hayır hayır, mutlaka
aldatmıştır. Yaktın beni Çavuş! Yaktın…
Omzuma dokunan bir el beni tüm bu
düşüncelerden sıyırıyor ve telaşla arkama döndüğümde bölük komutanının
suratıyla karşılaşıyorum. Komutanlara özgü, taşlaşmış bir ciddiyetle
gözlerime bakıyor. “Şimdi ayvayı yedim!” diye düşünüyorum. Nöbette gözlerimi
dört açıp dikkatli olmam gerekirken, arkamdan birinin geldiğini bile fark
etmedim. Utançtan kıpkırmızı kesilmiş, kendimi suratımda patlayacağını
tahmin ettiğim okkalı tokada hazırlamışken, komutan bir adım geri gidiyor ve
ellerini arkasında birleştiriyor, “Depodan bir kürek alıp, yanıma gel”
diyor. Bir an için rahatlıyorum, “Baş üstüne komutanım” diyorum ve aceleyle
komutanın yanından ayrılıyorum.
Garip adam şu
bizim komutan. Onun yerinde başka biri olsa, nöbeti savsakladığım için bana
sağlam bir dayak atardı. Ayrıca, şu an komutanın sıcak yatağında tatlı
rüyaların içinde geziniyor olması gerekmez miydi? Saat gecenin üçü. Acaba
neden uyumadı? Ayrıca kürekle ne işimiz var bu saatte? Büyük olasılıkla
başka bir ceza verecek bana. Hadi hayırlısı. Tüm bunlar Çankırılı Çavuş’un
yüzünden başıma geldi. Yaktın beni Çavuş…Yaktın beni…
Depodan bir
kürek alıp ikinci nöbet noktasına geri döndüğümde, daha önce dikkatimi
çekmeyen bir şeyi, bizim komutanın belinde asılı duran subaylık kılıcını
fark ediyorum. Harp okulu bittiğinde öğrencilere verilen ve geleneksel
subaylık onurunu temsil eden şu ünlü kılıca bir an için gözüm takılıyor.
Komutan, geri döndüğümü görünce “Beni takip et!” diye emrediyor ve kışlanın giriş kapısına doğru
yöneliyor. “Emir demiri keser.” diye boşuna dememişler. Komutan önde, ben
arkasında yürümeye başlıyoruz. Adımları çok hızlı, bazen ayak uydurmakta
zorlanıyorum. Benden yaşlı olmasına rağmen onun daha dinç, daha çevik
davranması sinirlerimi bozuyor. Böylece, birinci nöbet noktasını geçtikten
sonra kışlanın giriş kapısına ulaşıyoruz. Arkamızda kalan yerlerde nöbet
tutan diğer erler bana garip garip bakıyorlar. Gecenin bir vaktinde
yaşadığım bu tuhaf durum yüzünden Çankırılı Çavuş’a okkalı küfürler
yağdırıyorum. İçimden.
Kışlayı terk
ediyoruz. Komutan ellerini arkasında birleştirmiş, başını öne eğmiş, hızlı
adımlarla ilerliyor ve dar bir patikaya giriyor . Onun, yolumuzu aydınlatan
ay ışığının altındaki güçlü
görüntüsünden etkilendiğimi söylemeliyim. Diğer taraftan yoğun bir korku da
içimi sarmış durumda. İnşallah, tüm bu gariplikler, nöbeti savsakladığım
için bana verilecek bir cezanın parçası değildir. Yarım saate yakın bir süre
patikadan ilerledikten sonra komutan duruyor, etrafına bakınıyor. Kısa
yolculuk boyunca ilk kez arkasını dönüyor ve beni süzüyor. Patikadan
ayrılıyoruz ve ısırgan otlarıyla dolu arazide birkaç dakika daha
ilerledikten sonra yaprakları dökülmüş bir ahlat ağacının yanında duruyoruz.
Ağacın ay ışığında uzanan gölgesine bakıyor, ardından “Buraya derin bir
mezar kazmaya başla!” diyor.
Bu sözü
duyduğumda içimdeki korkunun son noktasına ulaşıyorum. Nöbet tutarken
yaptığım ufak bir dikkatsizliğin cezası bu olmamalı. Yok yok, bu işin içinde başka bir iş var. Deli
değil herhalde bizim komutan. Yatıştırıcı düşüncelere rağmen içimde oluşan
korku bir parça bile azalmıyor. “Yapacak bir şey yok, emir demiri keser”
diyorum içimden. Tüfeğimi ağacın kenarına bırakıyorum ve toprağı kazmaya
başlıyorum. Yaktın beni Çavuş… Başıma ne işler açtın!
Ay ışığının
altında gölgelenen Ahlat ağacının yanında, mezarı kazmayı bitirdikten sonra
Komutan’a dönüp bakıyorum. Ağzımdan belli belirsiz bir “Bitti” kelimesi çıkıyor. Korku
tüm bedenimi ele geçirmiş durumda. Ter içinde kaldım ve ellerim titriyor,
ama bu durumu ona fark ettirmemeye çalışıyorum. Komutan mezarın yanına
yaklaşıyor, eğilerek mezarın derinliğini kontrol ediyor. İşte tam o sırada
aklıma delice bir fikir geliyor: Elimdeki kürekle komutanın kafasına bir
tane vurup onu mezarın içine yuvarlamak. Ama ben o kadar cesaretli biri
değilim. Hem kışlaya döndüğümde diğerlerine ne söylerim?
Ben bu delice
düşüncenin muhasebesini yapmaya uğraşırken, komutan doğruluyor ve belindeki
subaylık kılıcını hızla çekiyor. Ne yapacağımı bilmez bir durumda,
bütün vücudum gerilmiş, taş kesilmiş , donup kalıyorum. Komutan ay ışığında
parlayan kılıcını süzüyor, ardından belinde asılı duran kınına geri
yerleştiriyor. Birkaç saniye duraklamadan sonra kılıcı belinden söküyor.
Mezarın yanına yaklaşıyor, eğiliyor ve subaylık kılıcını derin mezarın içine
bırakıyor. Korkudan sapsarı kesilmiş yüzüme bakarak “Gömmeye başla!” diyor.
“Artık barışı
kuşanmak lazım.”
Zafer
Yalçınpınar
2 Ocak 2003