Yazı alev alabilir!

 

Aslında, “yazı” üst başlıklı bir konu üzerine bir şeyler anlatmaya soyunmuşsak, bunu “yazarak” yapmamamız gerekirdi. Meselenin içinden, meselenin kendisini kullanarak çıkamayız ya da en azından düzayak bir yerlere varamayız. Yani yazının ya da yazıyor olmanın etkisi, kendisini işlerken bu eyleme karışıyor, “dil” uzatıyor ve meseleyi istediğim odaklanmalardan uzaklaştırıyor, bulandırıyor her zaman. Bu maruzat yazmanın ve yazının cehennemini bilenler tarafından sık sık dile getirilecektir. Ama gene de, bu tehlikeyi göze alarak, bir çeşit vazife duygusuyla, “yazı” üzerine yazıyorum. Ayrıca, burada, “yazı”yı işlevsel nitelikleri açısından ele alırsak da işin içinden -en azından bu sayfalar üzerinde- çıkamayız. Bilindiği gibi, günümüzün temel eğilimi dijital(sayısal) unsurlar olsa bile, hâlâ, her yerde, her şeyin temelinde “yazı” vardır; “yazı”nın taşıyıcılığına, bellek görevi üstlenmesine, tarihsel, belgesel, ticari, akademik, semantik, iletişimsel, sosyal işlevleriyle birlikte daha başka binlerce alt konu başlığına doğru yönelmemiz, bölünmemiz ve bu alt başlıklar arasındaki eşanlı ilişkileri, etkileri incelememiz gerekir. Bu nedenle, ben her şeyi -bu karmaşık yapıyı- bir kenara bırakıp, bir çeşit “sivil” duruşla,  “yazı”ya, işbu ateşli meseleye sadece “edebiyat” yönünden  yaklaşacağım.[1] 

 

Başta şunu söylemek gerekir: “Yazı”yı tek başına incelemek pek mümkün değil. Çünkü “yazı”,  “yazmak” eylemi ve “yazar” öznesiyle birlikte oluşan üçlünün bir parçasıdır.  Bu üçlü -başka birçok yan öğeyle de birleşerek-  kendi aralarında iletişmektedirler; devridaim içerisinde bir şeyleri birbirlerine taşıyan, işaret eden, ayak oyunları oynayan, etkileşen, sürekli gezinen parçalardır. Yani söz konusu ilişkinin salt “yazar”dan “yazı”ya doğru olduğunu söyleyemeyiz; aksine birçok “geri besleme mekanizması”[2] ve “duygulanım süreci” vardır. Bu üç öğe arasındaki iletişim kanallarını, köprülerini ve bağlarını da “dil”in tanımı içine sokabiliriz. Arada bir “okur” denen şey –ki bugün okur kelimesi anlamını yitirmek üzeredir-  bahsettiğim devridaime  teğet geçer, çeperine dokunur, az da olsa dahil olur. Okur, bugünün yabancılaşmış edebiyatı içerisinde bir “dışsallık”tan öteye gidememektedir. Bununla birlikte, “sıkı okur”ların hakkını yememek lazım. Çünkü “sıkı okur” devridaim’in içine girer, çalkalanır durur. Genelde bu bahsettiğim tür (yani “sıkı okur”) yazının içinde yaşayan, salt okur olarak değil de aynı zamanda yazmaya, yazıya kapılmaya eğilimi olanlardır. Ancak konumuz -şimdilik- okur değildir. (Bu son cümleyi okuyanlar bana kızmasın, girişte dediğim gibi “yazı”yı yazarak anlatmanın sakıncaları var).

 

Şimdi, nesnenin kendisi (yazı) sağlam bir yapı haline geldikten, oluştuktan sonra onun yaşantısı, döngüsü, nefes alış verişi hakkında birçok şey söyleyebiliriz. Ama, başlarda, kökende, bu kimyanın ve devridaimin ilk çakışında, ateşlemede diğer ikisi (yazmak ile yazar) daha önemlidir. Ve temelde ölümcül bir soru  vardır: “Neden yazıyoruz?”. Bu soruya uzanıp, insanı “yazı”ya veya “yazmaya” yönelten itkilerin peşinden  giderek, “yazı”nın kökeninde yer alan mayınları belirlemeyi ya da buna benzer bir odağın hapishanesine düşmeyi becerebiliriz. Bunu deneyelim:

 

            Yaşadığımızın, düşlediğimizin, düşündüğümüzün veya söylediğimizin yitip gitmemesini istiyor olabiliriz. Bu istek varolan düzene karşı hakkımızdır; hafızanın ve ruhun değişkenliğine, kayganlığına karşılık yazının kalıcılığını, taşıyıcılığını kullanmak isteyebiliriz. Önceleri, yüzey gerçeklikleri olduğu (olup bittiği) gibi kayıt altına almak amacıyla, “tasarım ve kurgu” olmaksızın yazmaya başlarız; garip garip “anlatılar” ve “monologlar” çıkar ortaya. Bunları birer “dışavurum mekanizması”[3] olarak değerlendirebiliriz. Zamanla, bu sürece estetik ihtiyaçlar eklenecektir; görüngüleri düzeltmeye, varolandan uzaklaştırmaya, gerçeklikleri eğretilemeye, parlatmaya, çevirmeye, tersimlemeye, süzmeye, dolandırmaya ihtiyaç duymaya başlayacağız. Bu sefer, yazdığımız şeyler bazı eski gerçekliklerin üzerine kurulmuş, gizlenmiş, rötuş atılmış  “bir tasarım” haline gelecektir. Bu tasarımda yer alan kuyumculuk, yazarın ya da yazanın önce kendiyle, sonra da ötekilerle hesaplaşmasından başka bir şey değildir. Böylece, beyaz sayfalar “bilincin oyuncakları” haline gelmiştir artık ve yazarın anlatıcı konumu da yavaş yavaş üçüncü tekil şahısa doğru kaymaya başlamıştır. Cehennemin girişi de buradandır; bilindik görüngülerin yavanlığının karşısına, başka bir dünya, kurgusal bir açılım ve farklı bir gerçeklik çıkarmaya çalışmak… Yazın diliyle konuşan, betimleyen, sıradan tümce yapılarını ve geçiştirme kalıplarını benimse(ye)meyen bir düzyazıcının ya da bizzat kelimelerle hesaplaşan, dile ayak oyunları oynayan ve eğretileme dünyasının görüngülerinde kaybolmuş bir şairin yabancılaşması, sıradan olaylarda bile zorlanması kaçınılmaz bir durum gibi görünmektedir.[4]

 

            Tasarım aşamasına gelen/kapılan kişi “yazı”nın sahnelerini  oluştururken kendini kahramanın yerine koyar ve yaratacağı ya da sözünü edeceği kahramanın tasarı aşamasındaki karakter yapısını kendi varlığı üzerinde sınar. Konu ne olursa olsun (“trajedi” ya da “umut” hiç fark etmez) yazar, sürekli  kimlik, duygu ve davranış değiştirir;  yeni kimliklerin yükünü sırtına alıp ve her sahneyle, her olayla birlikte yaratacağı karakteri, retoriği düşünmektedir. Yani “herkes” olmaya çalışırken kendi kimliğini kaybederek “hiç kimse” olmaktadır. Bu arada, “yazı”nın da (kağıdın üzerine yansıyan yüz ya da o cehennemsi  karınca yuvası) maskesi sürekli değiştirmektedir ve her değişimde yazanına başka türlü sırıtmaktadır, sıkıntılar vermektedir, yazanıyla dalga geçmektedir.

 

“Yazı”nın cehennemlik olduğunu biliyoruz artık. Bunu, yazanın ya da yazılanın kötücül olduğunu ileri sürmek için söylemiyorum. “Yazıyor” olmanın “yaşıyor” olmak üzerindeki baskısını ve dozajını İlhan Berk okkalı bir şekilde ortaya koymuştur:

 

“Dünyaya yazmak, dünyaya bir onun için bakmak. Yani dünyada olmayı, bu dünyada yaşamayı bir kenara atıp salt onu yazmak için yaşamak! Yazmakla yaşamayı birleştirmek, birbirine karıştırmak; bu iki ayrı eylemi, tek bir eylemmiş gibi görmek. Cehennem bu. Kişi yeryüzünde böylesine somut, acımasız bir durumu yüklenmeye görsün, mutsuzluğun dikâlâsını taşıyor demektir. Bu yerküreyi, bu yerküredeki anakaraları, denizleri, insanları, bitkileri, hayvanları görmemek; nehirlere nehir, gökyüzüne gökyüzü, ormanlara orman, kuşlara kuş, bir sokağa sokak, bir eve ev, bir ağaca ağaç, çocuklara çocuk, sevilere sevi olarak bakmamak; salt yazmak için bakmak!(...)Yazmanın böylesine baskısı altında yaşayan birinin, bir kişi olarak özgürlüğü yok demektir. (...)Başkalarını bilmem, yazmak benim için cehennemdir.” [5]

 

İlhan Berk, “Kült Kitap” adlı eserini bir “cehennem provası” olarak nitelemiştir. Ece Ayhan, “Niçin yazıyorsunuz?” sorusuna ”Kimbilir, belki de, yerimi(hakkımı) aramak uğruna çiziktiriyorum.” der ve “Yürürlükte olan algı ortalamasını ve ideolojiyi değiştirmek için bir ömür boyunca pusu kurmak adına” yazdığını ifade eder. Bugünkü yazın ve felsefe dünyasının en değerli ve önemli insanlarından biri olduğunu düşündüğüm Oruç Aruoba ise düşünsel debelenmelerin, felsefi dizgelerin ve mutlak bir yalıtım eşliğinde işleyen “anlam arayışlar”ın peşinden giderek cehennemin bir başka köşesini şöyle işaret etmiştir:

 

“Birgün güçlü bir zamk alırsın, eve gider, kitaplığını boşaltıp kitaplarını üst üste dizer, sonra, her bir yığındakileri sırayla, teker teker alıp sayfalarını birer birer biribirine yapıştırırsın, yine üstüste yere dizersin.

Ertesi gün —zamk iyice kuruyunca— kitaplarını eski yerlerine yerleştirirsin. Yine, aynı gün(ikinci,yani), daktilonun tuşlarını birer birer sökersin, bir torbaya doldurur, dışarı çıkar, torbayı sokaktaki çöp kutusuna atarsın.

O akşam , bütün kalemlerini çalışma masanın üstüne dizersin, sonra, teker teker alıp, dünden kalan zamkla (büyük bir kutu olmalı) mürekkep haznelerini iyice doldurursun(gerekiyorsa; sökülmüyorlarsa, haznelerde küçük birer delik açabilirsin), yine, masaya dizersin —onların kurumaları iki gün sürer.

Bu arada (üçüncü gün), evi iyice tarayarak, bütün kağıtları, defterleri, bloknotları, not kartlarını vb. (ajandalar dahil) toplarsın, çalışma odasında, yere üst üste dizersin (farklı büyüklüktekilerle farklı yığınlar oluşturabilirsin).

Sonra her birini birer birer alıp, bir makasla (çok keskin olmalı) her bir yaprağı ya da sayfayı ince şeritler halinde (1/4 cm kadar ende) keser, şeritleri masaya dizersin.— Bu iş de iki gününü alır.

Dördüncü günün akşamı, gider, sokak kapısını içeriden kilitler (evde senden başka kimse yoktur), anahtarı pencereden dışarı atarsın.

Sonra, kitaplıktan en sevdiğin üç kitabı seçer, alır, çalışma masanın üstüne koyar, iskemleye oturur, gözlüklerini takarsın.

Şimdi okuyup yazmaya hazırsın.”[6]

 

Bu iki kurşun gibi örneğe karşın, bâzı yazarlar da yaşamdaki cehennemi bertaraf etmek için “yazı” denen cehennemin biraz daha serin bir köşesinde olmayı  kabul etmektedirler; zamanlamayı ve yerlemleri iyi kullanarak bir çeşit araf duygusunun içinden yazmaktadırlar. Bu yazarlar  mutluluğu değil de başka bir şeyleri gösterir; o şeyler de  “çoşku” ve “ironi”dir. Uruguay’lı ünlü yazar Eduardo Galeano bir söyleşisinde şöyle demiştir: “Ben sadece ellerim kaşındığında ve yazma ihtiyacı duyduğumda yazıyorum. Bunu, vurmalı çalgısını tanrı gibi çalan Kübalı bir müzisyenden öğrendim.(…) Benim için yazmak daha çok hayat için bir kutlama gibi…” . Büyülü gerçekçilik akımının masalsı odaklarına tutulan birçok Latin Amerika kökenli ya da uğraklı yazarın benzer bir çoşkuyla dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama,  “büyülü gerçekçilik” de önünde sonunda diğerlerinden daha masalsı, daha coşku dolu bir “gerçeklik kurgusu”na kaçmak, geri çekilmek anlamına gelmektedir ki bu da başlarda söylediğim cehennemin bir köşesinde olmaktır gene de.[7]

 

Kısaca  bahsetmeden geçemeyeceğim;  günümüzün edebiyat platformları, dergiler, editöryal yaklaşımlar da son derece çetin ve dolambaçlıdır. Sanki “yazıyor” olmanın cehennemi  yetmiyormuş gibi yayın sürecinde de yönetsel hesaplaşmalara, kaprislere, ticari hedeflere, takıntılara, içten pazarlıklara ve dirsek temaslarına maruz kalmaktayız. Günümüzde birçok  “bey/hanım ıskartası edebiyat kâhyası”  vardır; bunları da "cehennem zebanileri" olarak ifade edebiliriz.

 

Baştan beri, tüm bunları söyleyerek/yazarak, aktararak “yazı” denen cehennemin bir taraflarını işaret etmeye, göstermeye çalıştım. Daha doğrusu, “yazı”nın, “yazı”ya giden patikaların (ki bunlar çoğunlukla “keçi yolu”dur) pek çiçekli, böcekli ve havadar olmadığı bilinmelidir, bilinsin diye yazıyorum bu yazıyı. Şüphesiz “yazı” ve “yazmak” herkesi başka bir yönden kendi içine katacaktır, kandıracaktır. Ancak, “Yazı”, “Yazar” ve “Yazmak” üçlüsünün -bu devridaimin- neresinden başlarsanız başlayın, neresine ağırlık verirseniz verin, nereden giderseniz gidin, nereden bakarsanız bakın büyük bir ateşin ve hesaplaşmanın içinden geçecek olmanız kesindir. Ve belki de tüm edebiyat tarihi boyunca bu böyle olmuştur. Bir zamanlar, Zinhar[8] taifesinin yaptığı bir soruşturmaya verdiğim yanıtı işbu yazıya sonuç olarak dikiş atmak istiyorum. Bu kadar söz söyledikten/aktardıktan sonra, bildiğim ve sezdiğim kadarıyla kendi yazma sebebimi, beni "yazı"ya mıhlayan şeyi ortaya koymak anlamlı olacaktır :

 

"Ben, imgelere, kurgulara, oyunlara, oyunbazlara ve karakterlere aracılık etmek amacıyla, beyaz sayfanın bizzat kendisi için yazıyorum. Yazmak, benim için, içimde birikenleri dışarıya akıtmak değil de onları düzenlemek, sıralamak ve anlamlandırmak uğraşısından başka bir şey değil. Kısacası, yazıyor olmamın sebebi,  nesnesi ve yöneldiği kişi de; ikinci bir düşünce ve düzenleme çabası ile tekrardan oluşturulmuş bir karakter sınamasıdır."

 

 

 

 

26 Temmuz 2005 – Zafer Yalçınpınar



[1] Başka bir şansım da yok gibi gözüküyor; bahsettiğim işlevler  hakkında işe yarar, derin bir bilgiye sahip olmadığım gibi, tutarlı sezgilere de sahip değilim. Zaten, üniversitelerimizde, söz konusu işlevleri ince ince incelemeye, araştırmaya ve unvan elde etmeye hazır bir “akademisyen takımı”  varken o konularda bana pek söz düşmez. Ancak, buna karşılık, edebiyatın veya “yazmak” eyleminin ihtiva ettiği “duygudurumlar” üzerine  dile getirebileceğim ya da aktarabileceğim  bir şeyler var.

 

[2] Demek istediğim; “yazı” kendini yazdırıyor olabilir ya da daha önce  yaşanmış, görülmüş, duyulmuş, düşünülmüş, düşlenmiş bir imge, bir olay, bir kurgu, bir duygu yazmakta olduğumuz  yazıya beşik oluşturabilir.  Şöyle diyelim;  “yaşadığını yazanlar” olduğu gibi “yazdığını yaşayanlar” da var. Yazardan yazıya doğru  ilerleyen  bir sürecin yanı sıra yazıdan yazara  doğru  ilerleyen bir süreci  de göz önüne almalıyız.

[3] Kim söylemişti ya da yazmıştı hatırlamıyorum:  “Yazmak, yanlış  yaşamanın  zehrini  dışarıya akıtmaktır.”

 

[4] Artık, bu aşamada, “yazı” ile  “yazar” için herhangi bir  gerçeğin yapısını dilin yapısı belirlemektedir. Ludwig  Wittgenstein,  durumu  şöyle  ifade eder;  “Dilimin  sınırları  dünyamın  sınırlarıdır.”

[5]  İlhan Berk, “Kült Kitap”,  YKY,  Haziran 2001,  ss.10-11  

[6]  Oruç Aruoba, “De Ki İşte”, Metis Yayınları, 2001, s.44

[7] Bununla birlikte, Eduardo Galeano'nun “Yürüyen Kelimeler” adlı eserine, Romen yazar Panait İstrati’nin “Akdeniz” adlı eserinde işlediği yaşama coşkusuna,  Julio Cortazar’ın “Lucas Adında Biri” adlı eserindeki ironi düzeneklerine, kısacası, bâzı yazarların, karnavalistlerin hayata bakışına, mücadelesine, olaylar ve duygular arasına attıkları coşku dolu ilmiklere hayran  olduğumu belirtmeliyim. Edebiyatın, “yazı”nın ve “yazmak” eyleminin sevindirici, ezber bozan bir tarafları varsa, bunu ironiyi,  coşkuyu ve tipolojinin inceliklerini  kullanmayı  bilenler temsil etmektedir, edecektir. 

 

               

                   


Ana Sayfa

İLETİŞİM İÇİN:
Msn: zaferyal@hotmail.com
Email: zaferyal@kuzeyyildizi.com
                                                                                                 
   Bu sayfa Zafer Yalçınpınar     tarafından 30 Ekim 1999 tarihinde hazırlanmıştır.Tüm yazıların ve fotoğrafların yayın hakkı Zafer Yalçınpınar'a aittir. Yazılar ile görsel öğeler, T.C. Telif Yasaları tarafından korunmaktadır. Yazılı izin alınmadan kopyalanması veya kullanılması hukuki sorumluluk doğurur.
Bu sayfa en iyi 600 X 800 çözünürlüğünde görünür